Siyah-beyaz ilham perilerinin bolca uçustuğu, şehrin yeni yaratım mabedi Salt Galata, tüm içtenliğiyle bizi misafir etmeye karar verince, İstanbul’u, şehrin yaratıcılık hallerini, moda ve tasarımın geleceğini ve marka olmanın inceliklerini konuşmak için bu daveti kabul edip tüm bildiklerimizi paylaşıyoruz.

Uzmanlık alanı Marka danışmanlığı olan Dr. Bilgen Coşkun, aslında çok yönlü bir iletişimci.
Markalaşma üzerine uzun yıllar yurtdışında ve Türkiye’de pek çok çalışma yaptıktan sonra şimdilerde İMA Moda Yönetimi Program Lideri olarak görevini sürdürüyor.

Bilkent Üniversitesi’nin ardından Osnabrueck Üniversitesi’nde Pazarlama ve İletişim masterı ve Berlin Steinbeis Üniversitesi’nde Kültürlerarası Pazarlama ve İletişim doktorası yapıyor. Ardından Esprit, GAP, Zalando, Beiersdorf, Mercedes-Benz gibi pekçok uluslararası marka ile çalışıyor.

Çoklu iletişimin ve internetin hayatımızdaki yerini kaçınılmaz bulsa da, gerektiğinde tüm bunlara mesafe koymasını da iyi biliyor. Yaratıcılığı engellemeyecek, özümüzden çok fazla uzaklaşmayacak ölçüde sosyal olma hali de diyebiliriz bu duruma.

Moda, tasarım ve marka perspektiflerinden bakabilen çok yönlü biri olunca yaratıcı lokomotifin en önemli kurumlarından İstanbul Moda Akademisi ile yolları kesişiyor.

Tüm bunların ışığında rotamızı Arz’ın merkezi Galata’ya çevirip, İstanbul kentinin yaratıcı tasarım dinamiğini, sokak modasını, yeni yerleşmekte olan geleceğin moda algısını, ve şehrin marka olma yeteneğini konuştuk.

Bilgen Coşkun’u biraz yakından tanıyabilir miyiz?

Almanya doğumluyum. Üniversiteyi Türkiye’de tamamladıktan sonra tekrar oraya geri döndüm. İki kültürlü bu yaşamın kişilik gelişimimde çok büyük etkisi oldu tabii. Bu şekilde Hibrit bir kişilik oluşturduğuma inanıyorum. Doktoramı yaparken bir kürsüde akademisyen olarak çalıştım ama yaratıcı bir tarafım da vardı. Münih’te bir tasarım okulunda dersler verdim. İstanbul ve Berlin’de moda ve lifestyle konularında global firmalara danışmanlıklar verdim. Örnek verecek olursak, Esprit markasının denim line’ının globalda konumlandırılması ya da Avrupa’nın en büyük onlline store’u Zalando için iki farklı marka çalışması hazırlamak gibi. Sonrasında İstanbul Moda Akademisi ile yollarımız kesişti. İki yaz önce bir workshop verdim orada ve birbirimizi çok sevdik.

İstanbul Moda Akademisi’nde seni çok sevdikleri workshop’un konusu neydi?

Moda dünyasındaki stratejik gelişmeler üzerineydi. Modayı günümüzde bağımsız bir disiplin olarak düşünemeyiz. Her şey birbirine bağlı biliyorsunuz, kapitalist sistemde. Üretim sürecinde de bu böyle. Moda genel olarak endüstriyel tasarıma doğru bir gelişme gösteriyor. Eski anlamda moda yaşatılamıyor. Haute Couture’den tutun da sokak modasına kadar bu böyle.

İki kültürlü Hibrit bir yaşam kurmuş olmak ne tür avantajlar sağlıyor insana?

Türklerin duygusallığı ile Almanların rasyonelliği birleşmiş olabilir. Bu hibrit olma halinde yaratıcılıkla akademik çalışmanın birleşmesi de söz konusu. Doktora yaparken aynı zamanda bir kürsüde çalıştım akademisyen olarak. Konsept üretebilmek için de bu çok önemli ve de analitik düşünmeye sahip olmak. Yoksa sadece fikir aşamasında kalıyor ve o yaratıcı süreç bir ürüne dönüşemiyor. Bu bence çok önemli. Zaten inovasyon da aslında fikir demek değil, buluşla başlayıp farklı aşamalarda bir ürüne dönüşüyor. Dolayısıyla o sürece biz inovasyon diyoruz. Eğer fikir ürüne dönüşemiyorsa çok da bir önemi kalmıyor günümüzde.

Doktora tezinin konusu neydi?

Ekonomik, sosyal ve kültürel kapitalin sizin kişilik oluşumunuzu ve zevkinizi nasıl etkilediğini araştırdım. Kişilerin kriterleri bazında zevklerini nasıl oluşturduklarını ve bu zevklerin tüketimlerine olan yansımalarını inceledim. Tüketim deyince sanat, kültür, mutfak gibi farklı alanlardan bahsediyorum.

Örneğin ben burada büyümüş olmama rağmen çok çabuk entegre olabildim Alman kültürüne. Bunun nedeni de yüksek bir kapitalimin olması. Kapital tabi sadece maddi olarak düşünülmesin. Orada doğup büyüyen başka birisi belki bunu yapamıyor. Baştan itibaren farklı kültürlerin farkındaydım ve Hibrit bir kültür oluşturabildim. Eğer siz bu kapitale sahip değilseniz marjinalleşiyorsunuz ve karşınızdaki kültürü anlayamadığınız için ya asimile oluyorsunuz ya da içinize kapanıyorsunuz. Bu hibrit kültürü oluşturabilmek çok güzel. Hep diyoruz ya işte ‘Dünya insanı’. Bunu gerçek anlamda hayata geçirebildiğime inanıyorum.

O bahsettiğin maddi olmayan kapital değerler neler peki?

Kültürel kapital var, sizin eğitiminiz ve tabii sosyal boyutu da var. Ne tarz ortamlarda bulunduğunuz kimlerle ilişki kurduğunuz çok önemli. Tabii ki ekonomik etkisi de var. Kapitalist bir dünyada yaşıyoruz sonuç olarak.

Markadan daha çok kültür klübüne dönüşüyoruz…
Bir şehrin marka olabilmesi için, minumum 4 yıldızda algılanan bir kalitede olması gerekir derler. Yollarıyla, binalarıyla, trafiğiyle ve şehrin yönetimiyle…Tüm bunların yanında diğer yaratıcı unsurlar da şehirle birlikte gelişmeye çalışıyor. İstanbul’u bu anlamda nasıl değerlendiriyorsun?

Markalaşma sürecinde öncelikle o markayı oluşturan kişilerin bu kültürü yaşaması çok önemli. Marka artık günümüzde bir logo olarak algılanmıyor. Marka bir felsefe. Daha kompleks bir yapıda. Bununla birlikte biz markadan daha çok bir kültür klübüne kayma durumu gözlemliyoruz. Bu da şu demek, markayı oluşturan kişiler olarak biz bir felsefeyi içimizde yaşatıp gerçekten içini doldurabiliyorsak, yaşayabiliyorsak karşı tarafa aktarabiliyoruz. İstanbul’daki aktörler kimlerdir? Nasıl bir yapısı var bu şehrin bunu sormalıyız. Galata’da yaşayan biri olarak şunu söyleyebilirim. İstanbul çok kültürlü bir şehir. İnanılmaz bir tarihe sahip, güzel bir şehir. Bazı şehirler vardır örneğin Rio, Paris renkleriyle, dokusuyla ayrıcalıklıdır. Bence İstanbul da böyle.

İstanbul bir marka diyebilir miyiz o halde?

Bu durumu biz kendi içimizde yaşayamıyoruz. O çok kültürlülüğü, tarihi ve diğer artıları bize çok iyi yansıtılmıyor. Bunu yansıtamadığımız için de markayı oluşturamıyoruz. Keşfedilmemiş çok farklı şekilde kullanılan alanlar var. Kendi sokağımdan bahsedeyim. İki sinagog, Ortaçağ’dan kalma bir kilise var. Çok önemli bir İtalyan mimarın yapmış olduğu bir laleli çeşme var. Şu anda onun kullanılış alanı çok farklı. Orada şu an kablo ve elektrik firmaları var ve şehir merkezinde bu güvenlik açısından da yanlış bir tutum. Amsterdam çok iyi bir marka şehir. Berlin ve New york da. Çünkü gerçekten bir kültür var. Türkiye’de homojen bir yapı olmadığı için, çoğu insan bunun farkında da değil. Eğer siz o marka kimliğini yaşamıyorsanız dışarıya da o kimliği yansıtamıyorsunuz. Kullandığınız semboller, figürler altı dolmadığı için havada kalıyor. Bu anlamda İstanbul’un tanıtıldığına ve marka imajının doğru yansıtıldığına inanmıyorum. Çok daha büyük potansiyeli var.

Günümüz iş yaşamında önemli bir yere sahip Y kuşağı, farkındalığı oldukça yüksek, değişken bir kuşak. Bir etkisi olur mu bu değişim sürecine?

Öyle ama bunun bir de politik tarafı var. Bu çok kültürlülükten bahsedilmiyor ki. En basit örnek, Galata kulesinin etrafında surların olması. Bunu hiçbirimiz öğrenmedik. Ders kitaplarında olmalıydı bu. Ya da standart bir sanat tarihi dersimiz yok. Bu nedenle bir binaya baktığınızda, bir müzeye girdiğinizde, bir balık pazarına gittiğinizde onu değerlendiremiyorsunuz. Ben kendi şehrime bu gözle bakamıyorsam marka kimliğini de oluşturamıyorum.

Giyimiyle, duruşuyla eski İstanbul insanı diye bir tabir vardır. Geçmişten günümüze şehrin köklü geçmişi açısından bakacak olursak, İstanbul nasıl bir moda iletişimi kuruyor günümüzde?

Türk toplumu göçebe bir toplum. Sonrasında çok büyük bir İmparatorluk haline geliyor. Çok önemli mimarlarımız var. Fakat hiçbir zaman bu eğitime dönüşememiş ne yazık ki. En basit örnek daha önce de söylediğim gibi, sanat tarihi dersimizin standart halinde olmaması. Bunu çok önemsiyorum. Ve tabii tekstil burada çok gelişmiş durumda, aynı zamanda deri sektörü de öyle. Ama biz bu işin eğitimini çok iyi becerememişiz. İstanbul Moda Akademisi gibi bir kurum bile 2007 yılında kurulmuş. Hala o açığı kapatamıyoruz. İtalyada moda ile alakası olmayan bir beyefendi bir ceketin vücuduna nasıl oturması gerektiğini bilir. Türkiye’de bu söz konusu değil. Kültürle alakası var. İstanbul beyefendisi var evet ama çok küçük bir kitleydi o. Ve o insanlar artık İstanbul’da yaşamıyorlar. Eskiden Galata ya da Beyoğlu’nda yaşayanlar çoğunlukla Musevi ve Hristiyandı. Bildiğiniz gibi politik nedenlerle 50’lerden sonra özellikle 70’li yıllarda bu değerlerimizi kaybettik.

New yorker gibi şehrin insanına ve yaşam stiline has tanımlamalar bizde de söz konusu olabilir mi, yakın gelecekte?

İstanbul çok büyük bir metropol tabii. Sosyo ekonomik açıdan da bir standart yok. Ama alt gruplar var ve onların kendi içinde bir moda algısı var diyebiliriz. Şehir demeyelim de, şehrin içindeki alt kimlikler diyelim.

İstanbul’un ilham veren şehir halini biraz konuşsak…

İstanbul’da tahmin edemeyeceğiniz, planlamadığınız çok şey geliyor başınıza. Bu bazen sizi şaşırtıyor, bazen de üzüyor ama işte yaratıcılık da oradan çıkıyor. Hiç unutmuyorum, Maçka’da oturuyorum ve bir sabah Gümüşsuyu’na giderken elinde uçan balonlarla giden yaşlı bir adam gördüm ve bana gülümsedi. Böyle bir manzarayı her şehirde görmek mümkün değil. Batılı ülkelerde çok planlı olduğu için sürprize çok yer yok. Burada insanların standardizasyon diye bir kavramı olmadığı için her şey farklı yöntemlerle yapılabiliyor. Bu durum bazen canımızı sıkabiliyor tabii ama bir diğer taraftan da besliyor.

Tüm sınırları kaldırıp, yaratıcılığımızı kullanarak yeniden inşa etsek bu şehri neler eklerdin bu hayale? Düşlerindeki İstanbul nasıl bir kent?

Doğrucu olmak çok önemli. Burası bir Paris ya da New york değil. O şehirlerin bir kimliği var. Bir planlaması söz konusu. Mesela Paris’e hakim bir renk var. Bej rengi. New york akla geldiğinde ise endüstriyel gelişmenin bence en uç boyutlarından bir tanesi. İstanbul’da ne oldu? Bence en ilginç şey şu, batılı kültür kesinlikle söz konusu, o bahsettiğimiz eski İstanbullular. Ama diğer yandan karşımızda bir Osmanlı kültürü vardı. Daha sonra ise burada farklı bir anlayış, farklı bir yaşam başladı,70’lerden sonra. Kültürler üst üste bindi. Bunu şehrin silüetine de bakacak olursak görebiliriz. Bir taraftan da bizi ayrıştıran en önemli unsur bu. Kaos içerisindeki düzenin kullanılması gerekiyor. Ben eğer bir marka sunacaksam iyi bir hikaye anlatmam gerekiyor karşımdakine. Artık kimse içeriği olmayan boş şeyler duymak istemiyor. O hikayenin de gerçekçi ve inandırıcı olması gerekiyor. Ben bu hikayeyi anlatmalıyım. Ama objektif bir şekilde anlatmalıyım. Cumhuriyet dönemi sonrası toplumun elit ve köylü diye ikiye ayrılmış olması ile de ilgili olabilir. İnsanlar birbirine daha yakın ve dokunur hale gelirse bu ülkede ki, Gezi parkından sonra bu görüldü. Bence o günlerin en önemli kazanımı oydu, işte o zaman bir markalaşma İstanbul için söz konusu olabilir. Kültür çok boyutlu bir kavram, müzikten mutfağa kadar, sanatı da kapsayan bir şekilde hepsi olduğu gibi anlatılmalı, yaşatılmalı.

Biraz Dünyadaki moda ve trendlerden, marka hikayelerinden bahsetsek, seni en çok heyecanlandıran marka hikayesi nedir?

Kadın ve erkek modasında çok benzer yanlar bulmaya başladım bu bence en önemli gelişmelerden birisi. Kullanılan malzemeler, dokular, kesimler, stiller ve ilham kaynakları tüm bunlar çok geçişken hale gelmeye başladı. Moda dünyasındaki en önemli gelişmelerden birisi bu. Bir de disiplinlerarası oluşumlar çok enteresan. İşte bir mimarla tasarımcının biraraya gelmesi ya da bir moda tasarımcısının mimariden etkilenmesi gibi. Örneğin Celine bunu çok iyi yapıyor. Aslında çok köklü bir kurum ama unutulmuş, kimsenin çok konuşmadığı bir markaydı. Kendi yorumuyla markayı tekrar ayağa kaldırdı ve şu an kadın modasına yol gösteren en önemli markalardan birisi haline geldi. Çünkü modaya farklı bir yaklaşım getirdi. Baştan itibaren hedef kitlesi, hitap ettiği kadın çok daha akıllı, zeki, entellektüel boyutu olan bir kadındı. Bununla birlikte o kadının seksapalitesini, hayata kendiğini nasıl sunduğunu iyi algıladı çünkü kendisi de böyle bir kadın. Mimariden çok etkilenmiş bir tasarımcı. Hem kıyafetlerinde hem de aksesuarlarında bunu görebiliyoruz. Bence çok heyecan verici. Tabii bağımsız marka olabilmek çok kolay değil günümüzde. Hakkınızda editöryel bir haber çıkması çok kolay değil. Çünkü markalarla dergiler arasında karşılıklı bir işbirliği sözkonusu. Artık bu bilinen bir şey. Başarılı bir marka olmak sadece iyi bir fikre sahip olmak değil. Fiyatlandırmanın, pazarlamanın ve iletişimin her noktasının çok iyi planlanması gerekiyor. Son dönemdeki başarılı genç tasarımcılara bakacak olursak onların arkasında da çok büyük destekler var.

Türk Modasındaki gelişmeler ne yönde ilerliyor?

Incube adlı bir gelişim var. Çok önemli danışmanlarla birlikte tasarımcılara koleksiyon oluşturma ve bu koleksiyonu tanıtma konusunda çok başarılı hizmet sunuyorlar. İstanbul’un göbeğinde tasarımcılara stüdyolar kuruluyor. Moda markası oluşturabilmek için bir koleksiyon hazırlamak gerekiyor. Moda haftasındaki koleksiyonları izlediğimizde genelde abiyeye yönelik çalışmalar söz konusu. Çünkü o satıyor burada. Fakat globalda bu şekilde moda markası olmanız mümkün değil. Bu açığı doldurmak adına Incube çok iyi bir açığı kapatıyor.

Kuzey ülkelerinde pek çok alanda, eğitimde, tasarımda hissedilebilir iyi şeyler oluyor. Geleceğin moda markalarını yaratmaya başladılar diyebilir miyiz?

Genel olarak tasarımda artık yalınlık, fonksiyonellikle estetiğin birleşmesi ve malzeme seçimi çok ön planda. İskandinavlar bunu çok iyi yapıyorlar. Birincisi tasarım güçleri çok yüksek.

Bu tasarım gücünün yüksek olma durumunu neye bağlıyorsun?

Tamamen eğitim sistemiyle alakalı. Kreşten itibaren yaratıcı bir süreç başlıyor.
Çok farklı malzemelerle özgürce çalışabiliyorlar. Not üzerine kurulu bir sistem yerine o bilginin hayata nasıl aktarılacağı üzerine kurulu bir düzenleri var. Uygulanabilir bilgi çok önemli orada. Yöntemler öğretiliyor. Bilgiye artık her yerden ulaşabilirsiniz, önemli olan o bilgiyi nasıl işlediğiniz günümüzde. Farklı parametreleri biraraya getirip bunu başarabiliyorlar. Parametreleri belirledikten sonra aradaki ilişkiyi kurmak ve onları bir yapıya oturtmak çok önemli. Bir de yalın, akıllı tasarım çok önemli. Süsten uzak, fonksiyonelliği ve tasarımı bir araya getiren yaklaşımlar.

‘Akıllı Tasarım’ kulağa güzel geliyor, nasıl tanımlıyorsun?

İnsanların ihtiyaçlarını bulunduğu dönemde doğru anlayıp ona göre fikri ürüne dönüştüren anlayıştaki tasarım şeklidir. Biz artık çok seyahat ediyoruz. Bir çantadan bahsedersek örneğin, eskiden ağır olan,%100 deri çantalar makbuldü. Hatta bir çanta hafif olduğunda o iyi bir çanta değildi. Günümüzdeki iyi çanta anlayışı tamamen değişti. Artık bir bavulu scooter’a çevirebiliyorsunuz. Eğer transit uçusunuz varsa elinizde bavullarla koşmak yerine scooter’la kayabiliyorsunuz. Bu şekildeki tasarımlara ben akıllı tasarım diyorum.

‘Dünyanın hala iyi markalara ihtiyacı var,’ sözün güzel bir his uyandırıyor. İçinde bir felsefesi, anlatılması gereken hikayesi var gibi. Tam olarak ne anlatmak istiyorsun?

Yaşayışlar çok değişiyor. Ben kendimde de bunu çok net gözlemliyorum. 33 yaşındayım. Şimdi, 5 sene önce yaşadığım gibi yaşamıyorum. Teknolojik açıdan kullandığım medya, yediğim yemek, yaptığım spor, kendimle olan iletişimim, çevreyle olan iletişimim bile çok radikal şekilde değişti. Hayat çok hızlanıyor. İnternetin bu konuda çok önemli bir katkısı var. En önemli etken bu. Ve artık tasarımda 3 boyut düşünülmüyor 4. boyuta geçtik. Bu da zaman, ‘real time’ dediğimiz o an her şeyin paylaşılması çok önemli. Dünyada yaşayan her varlık bu değişimi bir şekilde deneyimliyor aslında. Yaşamlarımız değişirken buna paralel olarak moda tüketimimiz de değişecektir. Ben öğrencilerime o yüzden hep şunu söylerim. ‘ Sadece modayı takip etmeyin, sosyolojik, ekonomik gelişmeleri de izleyin. Diğer yaratıcı alanlarda neler oluyor? Otomotivde, ürün tasarımında, sanatta… Bunların moda üzerindeki yansımaları neler olmalı? sorusunun cevabını verebiliyorsan birkaç sezon sonrasını planlayabilirsiniz.’ Proaktif düşünmeniz gerekiyor. Örneğin, Vegan bir oluşum çıktı ortaya. Vegan, daha alt grubu aslında spiritüel yaşayan bir grup diyebiliriz ona. Gittikçe büyüyen bir grup bu. Teknoloji ve internetle birlikte hayatın özünden çok uzaklaştık, şimdi buna tekrar geri dönüş yapan bir kesim var. Bu grup nasıl yaşıyor, örneğin yoga yapıyor, vegan ürünler tüketiyor, kendi içine dönüyor. Multi screening dediğimiz her an bilgiye erişim ve tüketim haline karşı çıkıyorlar. Filtreleme çok önemli. Bizim kuşağımız analogtan digitale geçen kuşak ve yaşadığımız en büyük sorunlardan bir tanesi digital bilgi dediğimiz şeyle nasıl başa çıkacağımızı bilmiyoruz. Şimdi buradan bakınca bu insanlar ne diyor, ‘Ben hayvansal bir gıda tüketmediğim için vücuduma da hayvansal materyalin dokunmasını istemiyorum.’ Moda alanında çalışan biri bu açıyı, hedef kitlenin bu taleplerini iyi görebiliyorsa iyi markalar ortaya çıkabiliyor.

Tasarımda 4. Boyuta Geçtik…

Bu bağlamda zaman özellikle ‘real time’ olarak anlaşılmalı. Birçok real time uygulaması sayesinde gerçek hayatta meydana gelecek olayları bilgisayar aracılığı ile aynı hızda simule edebilirsiniz. Örneğin grafik tasarımda bu uygulamalar nesneleri şekillendirmekte ve hareket ettirmekte sıkça kullanılıyor. Bununla birlikte 3D yazıcılar sayesinde her kullanıcı birçok farklı malzemeyi biraraya getirerek kısa sürede istediği üç boyutlu objeleri yaratabilmekte. Bu da bence çok heyecan verici bir gelişme. Daha otonom ve gerçekle simulasyonun içiçe geçtiği bir tasarımsal dönem bizi bekliyor.

Dünyada moda basını, bloggerı, medyası, fotoğrafçısı, modacısı hepsi birbirine entegre olmuş bir durumda, biz de nasıl işliyor bu süreç?

Artık markalar monolog yerine diyalog bazlı iletişim kurmak zorundalar. Tüketici internetin gelişmesinden dolayı aktif rol almak istiyor artık. Hatta başından itibaren hangi markayla iletişime geçip geçmeyeceğine de kendisi karar veriyor. Tüketiciyle en iyi ilietişim kurabilmenin yolu soft marketing dediğimiz ikinci bir kişi, kuruluş ya da medya yoluyla olması daha uygun. Bir iletişim kampanyası çok reklam kokuyorsa tüketici onu direk itiyor. Sizin gerçekten içerik yaratabiliyor olmanız gerekiyor. Zeki olmalı o içerikler. Bloggerlarla işbirliğinin avantajı da burada. Günümüzde bir ürün almak istediğinizde artık Televizyonda, radyoda dinlediğiniz ya da dergide gördüğünüz ürün sizi etkilemiyor. Onun yerine o ürünü deneyimlemiş, fikrine güvendiğiniz bir kişiye soruyorsunuz. Bu da genelde arkadaşınız olur. Bloggerlar da bu rolü biraz üstleniyorlar. Tabii ayakta kalan bloggerlar da belirli bir dünya görüşüne sahip olanlardır. Bu nedenle her markayla işbirliğine girmiyorlar. Siz de o bloggerın yaşam tarzını benimsemişseniz o marka da sizin için daha çekici hale gelebiliyor.

Günümüzde deneyim yaşatan, bağ kuran markalar hayatta kalıyor artık. İçerik üreten digital bir çağdayız. Moda markaları için bu deneyim sunma hali nasıl işliyor?

Kesinlikle. Aslında moda bir gereksinim değil. Hayatımıza bir kot pantolon ve bir tişörtle devam edebiliriz. Deneyimsel pazarlama asıl moda için çok önemli. İyi bir ürün elbette ön koşul ama başarının garantisi değil kesinlikle. Çünkü ürün rekabetinden, iletişim rekabetine geçildi. Birbiriyle değiştirilebilir ürünler var pazarda. Pazar dolgunluğa da ulaşmış durumda. Asıl farklılığı iletişimde ve deneyimde yaratıyorum artık. Deneyimin rasyonel ve duygusal bir boyutu var. Rasyoneli size sağlamış olduğu katkı olarak düşünecek olursak duygusal boyutu da size hissettirdikleridir. O markanın sizi ne kadar yansıttığı da önemli.
Ben bir ürünü sadece cisim olarak değil, statü olarak alıyorum. Marka değeri de moda dünyasında çok önemli.

Marka Olmak ve Tasarımcı Olmak Çok Farklı İki Şey…

Moda markası yaratmak isteyen girişimciler ne tür bir yol izlemeli? Nedir bu işin ilk kuralı?

Her şeyden önemlisi, tasarımcı olmakla moda markası kurmak birbirinden çok ayrı şeyler. Çok farklı yaklaşımlar gerektiriyor. Tasarımcı olmak için önce kreatif thinking dediğimiz yaratıcı düşünmeyi, konsept geliştirmeyi öğrenmek gerekiyor. Daha sonra alan bilgisine geçilmeli. Moda tarihi, terminolojisi, teknikler öğrenilmeli. Marka yaratmak ise çok farklı. Eğer ben marka yaratmak istiyorsam hangi hedef kitle için marka ve ürün geliştireceğime karar vermeliyim. Artık markayı, ürünü, koleksiyonu geliştirip pazarlayalım devri bitti.
Fazlasıyla marka ve ürün var pazarda ama hala açık olduğuna inanıyorum. İşte o açığı bulabilen, niş olanı hedef alabilen ve o yaşam stiline göre yaklaşım geliştirebilen markalar başarılı oluyor günümüzde.

İstanbul Moda Akademisi bu konuda etkili bir lokomotif oluşturuyor bu anlamda. Orada yetişen gençler de gelecekte bu markaları oluşturacak olan bireyler diyebilir miyiz?

Kesinlikle öyle. İMA’nın en büyük avantajlarından birisi global bir perspektife sahip olması. Çok farklı kültürden etkilenmiş bir eğitmen kadrosu var. Bir diğer avantajı endüstri ile çok iyi işbirlikleri yapabilmesi. Yaratıcı süreç dedik ya aslında fikirle başlayıp ürünle tamamlanıyor. Bunu hayata geçirebilmek de her moda tasarım okuyan öğrenciye kısmet olmuyor. Ya kumaşa, ya atölyeye erişim olmuyor. Bu İMA bünyesinde çözülebilen bir şey. Öğrenciler için de çok önemli.

Geleceğin modasında bizi neler bekliyor?

Akıllı Tasarım’ı ben çok önemsiyorum. Geçenlerde izlediğim bir moda videosunda da gördüğüm kadarıyla Houte Coutre’de bile son dönemde daha endüstriyel tasarım yaklaşımı söz konusu. Seri üretim ön planda.

Ben gelecekte modanın daha endüstriyel tasarım şeklinde gelişeceğini düşünüyorum. Baştan da söylediğim gibi marka olmak ve moda tasarımcısı olmak çok farklı şeyler. Aynı zamanda kullanılan malzeme enteresan olacak. Nano teknolojinin özellikle kullanılması ki bizde de var artık bu uygulama. %100 yün ama onun varyasyonları hiçbir kimyasal kullanılmadan oluşturuluyor. Böylece benim parfümüm takım elbiseme entegre edilebiliyor. Ya da o yün kumaş su geçirmez hale gelebiliyor, stresi alabiliyor. Bunlar bence çok önemli teknolojik gelişmeler. Dikiş teknikleri çok değişiyor.Yapıştırmalar başladı ve 3D baskılar çok gelişti. Artık herkes istediği şeyi basıp tasarlayabilecek. Tasarım gücü ve süreci çok farklı ama bunlar gittikçe birbirinden ayrılacak. Lüx algısı da çok değişti artık, işte o spritüel kesim alım gücü de yüksekse gidip bir markanın logosuna vermek istemiyor o kadar parayı. Fonksiyonellik belki daha çok önem kazanabilir. New York’a son gittiğimde ‘Jardine’ isimli bir marka keşfettim. %100 kaşmir, %100 deri, muhteşem bir işçilik, çok yalın çizgiler, akıllı tasarım hepsini bir araya getirmişti. Tasarımla ederi ilişkisi çok önemli ve bu daha da önem kazanacak.

Tasarımla fonksiyonelliği bir araya getirebilmek de çok önemli artık. Japonlar o konuda çok iyidir. Bedenle kıyafet ilişkisini yeniden tanımladıkları için. Bir üst kıyafet 3-5 farklı modelde giyilebiliyor. 90’lı yılların minimalist anlayışı da kalktı artık, çok farklı stilleri de birleştirebiliyoruz. Geleceği ben burada da görüyorum. Gittikçe bariyerler yıkılacak ve kişisel tarz oluşturmak önem kazanacak. Farklı akımları bilinçli bir şekilde kendim filtreleyerek ve yorumlayarak sunabiliyor olacağım. Bu bence çok heyecan verici.

Geleceğin Modası ‘Akıllı Tasarım’larla şekillenecek diyebilir miyiz?

Evet diyebiliriz. Moda anlayışı artık 80’li, 90’li yıllardaki gibi değil. İş ilişkilerinin daha yoğun oluşundan dolayı endüstriyel tasarıma daha büyük bir segment ayrılacağını düşünüyorum. Tasarımın her zaman farklı bir yeri olacak ama endüstriyel tasarım daha da sivrilerek diğer parçadan kopacak bence. O kopan parçada ise akıllı tasarımlar daha fazla yer alacaktır.

Fotoğraf: Sandra Semburg

PAYLAŞ
Önceki İçerikGökyüzünde Çizilen İlk Logo
Sonraki İçerikUludağ’ın Ulu Yüzü
Uludağ Üniversitesi Turizm İşletme & Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler mezunu. Reklamcılar Derneğinde aldığı Reklam-Strateji-İnteraktif Medya eğitimleri sonrası çeşitli reklam ajanslarında marka yöneticiliği yaptı. Pazarlama İletişimi, Sosyal Medya, Kişisel Gelişim ve Tasarım Kültürü üzerine eğitimler aldı. 2009’da kendi tasarım markasını kurdu. Öykü, söyleşi ve gezi yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. 2014’de kurulan Röportaj Atölyesi’nde, Röportaj yazarlığı eğitimi aldı. İletişim, Tasarım, Moda ve Sanat alanındaki partnerleriyle çoklu projeler geliştiriyor. İstanbul Art News’te yaratıcı alan söyleşileri yapıyor. Tiyatro ve sahne sanatları eğitimine devam ediyor. www.yazname.com ‘un kurucusu ve kreatif editörü.

CEVAP VER