Bir tarafta kültürümüze ait özlerin peşinde, Anadolu öğretilerini kitaplarında yerel unsurlarla işleyerek yeniden şekillendiren, diğer tarafta Nörobilim, göstergebilim, reklam ve marka iletişimi üzerine yaptığı araştırmaları hızla kitaplaştıran akademisyen, yazar Doç. Dr. Uğur Batı ile bir sanat şehrinin markalaşma pratiğini, çağdaş sanatta marka olabilmenin dinamiklerini ve bunun bizim gibi köklü bir kültürde ne kadar mümkün olabileceğini  konuştuk.

Doç.Dr. Uğur Batı

Doç. Dr. Uğur Batı, Türkiye’de marka yönetimi denildiğinde akla gelen önemli isimlerden birisi. Lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Dil ve Edebiyat Fakültesinde tamamladıktan hemen sonra reklam, pazarlama ve işletme alanında 3 ayrı master yapmış.

Uluslararası birçok projede danışmanlık yapıyor. Reklam sektörüne kazandırdığı pek çok marka bilimi kitaplarının ardından, kurgu edebiyat türündeki kitabı  Azraa-Eel Menkıbeleri ile fantastik edebiyat sanatına da geçiş yaparak farklı yazma alanlarında keyifli gezintiler yapıyor.

 

“Edebiyat insanların dünyada ilk kullandığı sanat formlarından biri olması itibariyle sanattır.”

Sizi internette araştırırken sanatçının ürettiği eserler diye bir cümle çıktı karşıma. Uzmanlık alanınız iletişim ve marka bilimi ama edebiyatta sanatın bir türü olduğu için, kurgu romanınız Azraa-Eel Menkıbeleri ile sizi de sanatçı grubuna dahil edebiliriz sanırım.

Sanat kavramı aslında acayip muğlak bir alan. Sanat olan nedir? Oyuncu, şarkıcı zanaatkar bir sanatçı mıdır? Kim sanatçıdır? Postmodern dünyada sanat ve sanatçı kavramı da şekil değiştirdi. Bu yeni bir kültür biçimi aynı zamanda. Edebiyat çok yaratıcı bir alan. Özünde yaratıcılık var. İmgelemeyi yazıyla oluşturuyorsun. Karşılaştırıyor olsak sinema mı, edebiyat mı daha çok sanat diye bence edebiyat çok daha sanattır. Özü saf olması itibariyle de, daha özel bir sanattır. İfade etmeye çalıştığımız duyguları ses, hareket, görüntü kurgu, ışık tüm bu unsurlar olmadan anlatıyorsun. Yüzüklerin Efendisi’nin filmi ki, harika bir filmdir ama hala kitabını insanlar daha çok seviyor o nasıl bir imgelemse? Kişiselleştirme de var. Senin okuduğun Yüzüklerin efendisiyle benim okuduğum ve imgelediklerim arasında dağlar kadar fark var. Sinemada bu açı çok dar.

Bu durumda kitap okurken herkes kendi filmini mi çekiyor aslında?

Aynen, çok doğru. Bu kadar da imgeleme, hayal gücü ve yaratıcılığa izin veren bir şey. Okuyanda ek bir yaratıcılık duygusu geliştiriyor. Dolayısıyla edebiyat insanların dünyada ilk kullandığı sanat formlarından biri olması itibariyle sanattır. Örneğin Nobel ödülünü Bob Dylan’a verdiler, orada temel mesele şuydu, tek bir kitabı olmayan müzisyene verilen bu ödül ki Dylan, modern bir Amerikan ozanıdır aslında. Edebiyat diğer sanat dallarıyla da çok rahat eklemlenebilen bir türdür.

Edebiyat sanatıyla buluşmanız nasıl oldu?

Yıllarca edebiyat eleştirileri, fanzinler yazdım. Adam Sanat öykülerinde eleştiri yazdım. Baya bilinçli bir tercihti aslında Edebiyat Fakültesinde okumam. Ama kendime ilk yazım alanı olarak iş kitaplarını seçtim. 2000’ li yılların başında ilk kurgu edebiyat kitabımı yayımlayabilirdim, hazırdı ama tercih etmedim. Yazmak ayrı bir keyif benim için.

Yazım sanatı dışında diğer sanat dallarına ilginiz var mıdır?

Uygulamacı olarak başka bir sanatla ilgilenmiyorum. Ama ben İstanbul gibi bir kentte yaşıyorsam sanatı tüketme eğiliminde olan bir insanım. Sergilere giderim. Sanatın eklendiği herhangi bir etkinlikte mutlaka bulunmaya çalışırım. Sanat sohbetlerine katılırım. Sanat okurum. Eleştiri okurum. Sanat kentin bir parçası. İkonografik bir kültür. Sanatı gerçekten tüketmeye çalışırım.

Çağdaş sanat alanında hem yerel pazarı kast ederek soruyorum hem de global; değer kazanmak için markalaşmak ne kadar gereklidir?

2000’li yıllardan bahsediyoruz. Marka tektir. Marka bir artı değer. Bu artı değer çoğunlukla ücret olarak senin karşına çıkar. İşlevselliği çok yakın olan iki televizyondan birine 1500 dolar verirsin diğerine 500. Bu artı değer yansımasıdır. Bu değeri günümüzde artık belli bir plan program dahilinde geliştirmeye çalışmazsan ve vizyonun marka üretmek olmazsa hiçbir alanda buna çağdaş sanat ta dahil ayakta kalabilmen mümkün değil. Bir zamanlar mümkün olabilmiş. Bazen sadece doğruyu yaparsın aslında. Özüne marka kavramlarını koymazsın ama doğrudur yaptığın. Deneyimsel Pazarlama, Gerilla Pazarlama, Radikal Pazarlama, Provokatif Pazarlama gibi bugün yeni gördüğümüz hatta benim üzerine kitaplar yazdığım konular, bizim ikon markalar dediğimiz kült markalar tarafından, Harley Davidson, Coca Cola, İkea gibi  100 yıl boyunca uygulanmış. Literatürü 2000’li yıllarda yazılmış bilgileri bu markalar uygulamış. Duyusal markalamayı uygulamış, 5 duyuyu markanın içine katmış. Deneyim demiş, bütün satış materyallerini deneyim unsuru haline getirmiş. Daha literatürü yazılmamış. Bu adamlar 1950’lerde yapmış bunu. Bazen literatür marka uygulamasını takip eder. Geçmişten günümüze çağdaş sanatta aklımıza gelen tüm müzeler, British Museum, Tate, Moma ya da Dresden bu adımları doğru zamanda atan, marka olma kriterlerini doğru uygulayan yerlerdi. 1970’lerde bunları biraz eksik yapsan da yürüyebiliyorsun. 2000’lerde böyle bir şey yok. Batı odaklı bir toplumda yaşayan bir tüketici günlük 3000 reklam mesajına maruz kalan bir toplumda sen sanat kurumu, sanatın unsuru  ya da sanatçı olarak markalaşmıyorsan ayakta kalman mümkün değil. Hangi kategoriye girersek girelim, ister sanat markası, ister FMCG (market markaları)  ya da kişi markası olsun markalaşmanın temel prensiplerini uyguluyor mu ona bakarız.

Nedir o prensipler?

İlk olarak markanın kendisine ait bir anlamı olacak. Senin ortaya koyduğun önerme etrafında o markanın doldurduğu biçim. İlk önce tüketici zihninde anlamı belirleyecek stratejileri belirliyorsun. Sonrasında reklam, doğrudan satış, pazarlama, halkla ilişkiler, modern yöntemlerde deneyimsel, duyusal markalama, bunları uygun bir karmayla oluşturarak tüketicinin zihninde anlam yaratıyorsunuz. O semantiğin de bir farklılığı olmalı tabii. Sıra dışı, ayırt edici olmak zorunda. Pazara yeni çıkan 10 üründen 7 tanesi ölüyor. Bu kadar sert bir pazar. Markalar imajı olan, kişiliği olan kimliği olan, yaşayan varlıklardır. Artık marka, fiziksel işlevsellikleri dışında duygusal bir takım anlamlara da sahip olmalıdır. Cikletinden, arabasına, sanatçısına kadar sadece işlevsellik kimseye yetmiyor artık. Duygusal bir anlamın da olmalı.

Çağdaş sanatın önemli aktörleri arasında yer alan çağdaş sanat müzeleri için markalaşmanın gerekliliği hakkında neler düşünüyorsunuz? ( Tate modern İngiltere, İstanbul Modern, Moma New York gibi örnekler çoğalabilir.) 

Müzelerin Dünya’da ve Türkiye’deki tüketim biçimine bakıldığında lüks tüketime giriyor. Özel bir yaşam tarzı pazarlamasının parçası. Sanat tüketimi de böyle bir şey. Müze tüketimi turistik bir tüketim değil aslında. Sanata ilişkin müze gezmesi sinemaya gitmek gibi hayatın bir parçası, yeni çıkan sanatçıları, galerileri yeni çıkan bir film gibi takip etme olgusundan bahsediyoruz. Markalaşma unsurunun en önemlilerinden bir tanesi yeri, mimari üslübu, tarihçesi, hikayesidir. Diğer taraftan kente kattığı değerle devam eden, Bilboa etkisini düşünün. Tate’nin özel dokusunun kente kazandırdı etki Bilboa etkisi diye literatüre geçmiş. Kent kültürüne katkısı büyük. Ardından içinde barındırdığı sanatçılar anlamında da markasını sürekli gözden geçirdiğimiz British Museum’da da her sanatçı yer alamaz çünkü müzenin kendisi bir itibar unsurudur. Her sanatçıya açık değildir. Kurgunu böyle yapmazsan British Museum o olmazdı zaten.

Bu marka stratejisi değil mi?

Evet. Picasso’dan sonra gelen başka bir çağdaş sanatçı için o mekanın değerini düşünün. Dali gelmiş, Picasso gelmiş ardından Tracey Emin gelmiş. Yaşayan için inanılmaz bir şey. Ya da Fikret Mualla’nın Picasso ve Dali’nin arasında British Museum’da sergi açtığını düşünün. Olağanüstü bir şey. Tüketim nesnesi olarak raflarda ne var, hangi ürünü sergiliyorsunuz bu önemli. Gerekli şartları öngörmeyen bir ürünü rafa koyamazsınız. Taşıyıcı markaya zarar verir bu. Dolayısıyla  müzelerin içinde yer alan asıl meta sergi ve sanatçı aynı zamanda marka kimliğinin de bir parçasıdır.

Jeff Koons / Michael Jackson

Dünya’da çağdaş  sanatta  Damien Hirst,  ölü hayvan figürlerini kullanmış,  Tracey Emin  dağınık yatak odasını paylaşmış  sansasyonel  bir sanatçı. Jeff Koons, aynı şekilde dünyanın her yerinde bilinen ve işleri ikonlaşmış bir isim, Banksy başlı başına bir fenomen : kimliği gizli olmasına rağmen.

Banksy

Çağdaş sanatın aldığı halden memnun değilim. Sermaye, kapitalizm, sanatın hep içindeydi de bugün sanatçının kendisini markalaştıran, hatta fetişleştiren sistem, sanatçının kimliğini sanatın önüne koymuş durumda. Öyle ki, “ne yapsalar, ne sunsalar gider” durumu söz konusu. Hirst, Emin, Koons ya da Bansky’i düşünün.  İsimleri eserlerinin çok önünde. Anlam arayışından çok uzak eserlerinde derin bir fetişizm söz konusu. Onlar adını koyduklarında her sıradan nesnenin bile “kutsallaştırılması” söz konusu. Şimdi sorarım: Tracey Emin’in ‘my bed’ sergisindeki yatağı sizce de bir öğrencinin dağınık yatağı değil midir? Bunu satan ne? Emin’in o eserdeki semantik arayışı mı? Yani, sanatçı eserin amacını söylediğinde veya “o sanatçı” ürettiğinde biz onu mutlaka sanat eseri statüsüne mi koymalıyız? O zaman ben de şunu sormalıyım? Cenin yiyen Çinlinin suçu ne? Damien Hirst yapınca anlamın asimetrisi oluyor. Aslında sanat postmodern geldi, içeriğin önemi bitti. ‘Everything goes’ mantığı.

Sanatın Postmodernleşmesi ve günümüzdeki etkilerini biraz daha açabilir miyiz?

Postmodern yapıda kolaj, tarzların birlikteliği aslında, aynı anda sanat galerisi açılışında Bocelli dinlenlerken eşliğinde çiğ köfte de ikram edebilirsin. Öznenin merkezsizleştirimesi, özne her zaman çağdaş toplumda insandır. İnsanın merkezden çıkıp insanın kendisinin objeleştirilmesi. Bu söylediklerimin hepsinin sanatta tezahürü var. O yüzden Postmodern çağ yaşıyoruz diyorum. Retro Stili, Hiperrealite yani simülasyon, gerçeğin yerini taklitlerin yer alması. Dolayısıyla bu Postmodernizm tehlikeli bir şey. Postmodernizm’i Nihilizme vardırmamak lazım. O zaman toplum Ütopyasının da önemi kalmaz. Maalesef sanat en iyi örnekleriyle bile oraya gidiyor. Buradaki isimlerin ortak özellikleri, hepsi asimetri. Picasso kübizmi yaratmış ama farklı bir üslup yaratmıştır, asimetri yaratmamış. Modern sanata bir yorum getirmiş ama içerisinde zanaat var, şekil mükemmelliği var.

Grateful Dead

Tabii bu alanda öyle örnekler var ki sadece gizemleri ile markalaşmış isimler var. Örneğin, kitabı yine yayımlanan şair Nilgün Marmara. Çok genç intihar eden şairin gizemi hep konuşuldu, şimdi yine dolaşıma sokuldu. Gizem, hayranları için tek değerdi, hala da öyle. Başka bir radikal markalama örneği verelim; Grateful Dead. Fanlarına deadhead denen tarikatvari bir grup. Kendini öldürecek derecede fanatik bir hayran kitlesi var. Hayranlarıyla gizemli bir marka topluluğu gibi yaşamış. Grup artık olmamasına rağmen grup müzesiyle, yeni albümleriyle hayranları tarafından yaşatılıyor. Özgünlüğün tavanında bir iş. Damien Hirst, Tracey Emin ve benzerleri kişi markası oluşturmuş durumdalar, pop star kıvamında ne yapsa gidiyor. Postmodernizm’de sanatta hiyerarşi yıkılmıştır. Sanatçı sanatın önüne geçmiş durumda.

Damien Hirst 2012 in London.

Sanatta markalaşmanın temel dinamiği nedir?

Günümüzde sanatta markalaşmanın temel dinamiği sanat fetişizmi etrafında asimetrik düşünce oluşturmaktır. Sanatın kendisi fetişleşmiş, sanat fetişizmi etrafında asimetri olmuş durumda. Hepsinin ortak özelliği yarattığı ürünlerle var olmaktan çok, o ürünlere yükledikleri anlamlar, bu anlamlar da kendi kişiliklerinde değer buluyor. Klasik sanatta sanatçıyla sanatı ayırabiliyorduk. Şu an, sanat eserini sanatçıdan analitik olmayan hiçbir koşulda ayıramıyorsunuz. İnsanlar Damien Hirst’ü düşündüğünde Damien Hirst kişiliğinde düşünmeye başladılar. Ben tabii sanat tarihçisi yada eleştirmeni değilim, marka perspektifinden yorumluyorum. Sanat tüketicisi olarak sıra dışı olmak kriterdir elbette ama eskiden sanat eserinin kendisini konuşuyorduk. Şu an sanatçının kendisini konuşuyoruz. Kişi marka olgusu sanatın kendisini ezmiş durumda. Yeni dönem çağdaş sanatçıları daha çok bir pop, rock star gibi konumlandırıyoruz.

Kent markalaşması açısından çağdaş sanatın ve aktörlerinin gerekliliğini yorumlayacak olursak, Kentlerin kimliğinin oluşmasında çağdaş sanatın  rolü nedir? Bu bağlamda  örnek  kentler hangileridir?

Hangi dönem olursa olsun en geleneksel, en çağdaş, en modern farketmez, sanatın kent içindeki yeri çağları aşan bir değer. Bugün en klasik kentlere bile baktığınızda hep sanata ne kadar ilişkin olduğu, sanat tüketimini kentin içindeki eğlence tüketimine konumlandırabilmek için ne kadar büyük çabalar sarfedildiğini görüyorsunuz. Bizans’a bakın. Kent kültürü dediğimiz şey belli bir takım unsurların bileşiminden oluşuyor. Bir kere kentte bir alt yapı olacak. Senin kentte rahat yaşamanı sağlayacak akıllaştırıcı unsurlar olacak. Kentin bir başka durumu doğaya ilişkin olmak zorunda. Bu otantik bir fetişizm aynı zamanda. Doğanın içinde olan insan dışı varlıkların yaşıyor olması, bizim onların hayatına saygı duyuyor olmamız, aynı zamanda insanın kimliğini de tanımlayan bir şey. İnsan doğadaki en akıllı varlık olduğu için doğadaki canlıların yaşamasına izin verecek bir kent tasarımı yapmak zorunda. İnsan biriktiren bir varlık. Dolayısıyla kentin biriktirmeye izin vermesi lazım. İkinci eğlence, kent kültürünün diğer unsuru. Hipodromlar vb. İnsanı insan yapan en önemli unsurlardan biri de sanat. Sanatı hiçbir insan yapımı kentten uzaklaştıramayız. Aksine, insanı insan yapan kavramlardandır sanat ve insan hayatı için çok önemli. Bugün kentler mimarisiyle, otantik özellikleriyle değer buluyor. İstanbul açısından bakarsak kentin kendisi sanat. Safranbolu evleri, kendine özgü karakter evler…Bir kentin marka kent olabilmesi için kaç tane müzesi var sayıyor muyuz? Peki geçmişten günümüze kaç tane korunan müzesi var? Yeni yaptığımız kaç tane var? Sanatın üretildiği ve tüketildiği mekanlar kent kültürünün en önemli parçalarından biri. Sebebi ise bize insan olduğumuzu hatırlatması.

İstanbul

İstanbul’un geçmişten getirdiği otantik olma hali İstanbul’u sanat markası yapmaz mı?

Getirir de, ben İstanbul’un artık otantik bir kent olduğunu düşünmüyorum. İstanbul’un korunmuş alanlarının çok az olduğunu düşünüyorum. Asli özellik olarak İstanbul, içinden deniz geçen bir kenttir. Yani sadece provokatif olmak amacıyla sizi düşündürmek amacıyla soracağım: Kaldır İstanbul’dan boğazı geriye ne kalır? Londra’dan Thames Nehrini kaldırırsan çok büyük bir şey kaybetmezsin. İstanbul’dan boğazı kaldırırsan çok şey kaybedersin çünkü geçmişten günümüze korunmuş alanlarımızın sayısı zaten az. Medeni, iyi korunmuş, kentleşmesini tamamlamış hangi dünya kentinde, kendisine özgü mimari bir kimliğin oluşmadığını, siluetinin korunmadığını görebilirsiniz? İstanbul’da tarih anlamında tüketebileceğimiz alanlardan hangisini korumuşuz? Hangisini çok iyi tanıtıp özenle dolaşıma sokmuşuz?

Halikarnas Balıkçısı

İstanbul’un sanat kenti olması için ne yapıyoruz ki? 

Dünyanın önemli gösterileri görsel sanatlardan yola çıkarak söyleyelim, destinasyonlar belirler kendilerine. Madam Bovary, o yıl Londra’da kaç gösterim yapar, önemlidir. Operadaki Hayalet, Prag’da kaç gösteri yapar önemlidir. Bana İstanbul’u destinasyon olarak belirlemiş ve her yıl 50  gösterim yapan sanat ürünü söyleyebilir misiniz? İstisnasız her Avrupa kentinde var. Bize de yılda bir tane Zorlu’ya geliyor yeni yeni. Bu bizim sanata bakış açımızdır. AKM’nin hali ortada. İstanbul, Türkiye’nin sanat üretim ve tüketim merkezi olabilir de, dünya çapında olaiblmesi için çok zamanı var. Biz önemli bir kültürüz. 16 tane imparatorluk kurmuş farklı kültürlerin geçişgenliğine sahip bir milletiz. Halikarnas Balıkçısının anlatımından yola çıkarsak, ’Anadolu sadece 1071 de başlamadı. İyonya’dan, Milet’ten, onların felsefelerinden, düşünme biçimlerinden kent kültüründen Troya’ya kadar Anadolu’dur. Bizans da Anadolu’dur diyor. Selçuklu da, Osmanlı’da, Cumhuriyet de Anadolu’dur. Hangi sentezi yapmışız. Troya’yı kime anlatıyoruz biz? Doğa bilimini, matematiğin kurucusu Pisagoru, Troy büyük bir savaşçıdır. Yunan kültürüne dair idealize ettiğimiz çoğu şey Anadolu topraklarında yaşanmış. Herkesin Halikarnas Balıkçısını okumasını tavsiye ediyorum. Yakınçağın en önemli düşünürlerinden biridir. Müthiş bir Anadolu milliyetçisidir.

“İstanbul’daki herhangi bir sanat müzesinin markalaşabilmesi için aynı zamanda İstanbul’un da bir sanat şehri olması gerekir.”

İstanbul’un sanat şehri olması sanatın aktörlerinin markalaşmasına büyük katkıda bulunur. Destinasyon pazarlaması denilen şey çok önemli.  Şöyle düşünelim. Japonya neyin markasıdır? Teknolojinin. Almanya mühendisliğin, İtalya deyince akla gelen ilk kelime Moda, Fransa deyince tarz, stil gelir aklımıza.  Peki Türkiye deyince? Hangi kültürel objemiz dünya çapında konuşulup tartışılıyor? En büyük değerlerimizden biri Mesnevi (Mevlana). Pers mi, Anadolu’mu emin olamadı kimse hala. Fransa’dan çıkan bir moda markası tarz – stil birleşimi olduğu için, nasıl artı bir avantajla 5-0 önde başlıyorsa, İngiltere’deki bir sanat galerisinin geçmişiyle, kültürüyle onu tanımlama biçimiyle tüketici zihnindeki algılanması o kadar pozitif ve negatif başlıyor. Bizim farkımız var. Oryantal olan bizde. Onların hepsi Avrupa kültürünün bir parçası. Birbirlerini takip ederler olsa olsa. Sen ise büyük bir mozaiğin bir parçası, Doğu’nun Batıya açılan bir kapısısın.

Pablo Neruda

Türkiye’de ve Dünya’da  sanatta marka olmuş isimler sizce hangileridir?

Bir sürü isim sayılabilir. Edebiyatta benim için çok özel bir yeri var. Pablo Neruda örneğin şiir gibi daha az tüketilen bir alanda üstelik Güney Amerika kültürünü, özlemlerini bu kadar uluslararası boyuta taşıması, kültürünü bu kadar küresel yerelleştirmesi çok ilginç bir örnektir. Neruda’nın Neruda olması düz yazıya göre daha zordu. Bizde ise Yaşar Kemal demek istiyorum. Bu kadar yerellik unsurlarını hat safhada kullanarak, illa Nobel alması gerekmiyor, bu kadar uluslararası yayına sahip olması, geldiği kültür itibari ile tüm bunları yapıyor olması İnce Memed gibi efsane bir şey yazıyor olması bile Yaşar Kemal’in olağanüstü bir adam olmasının sebebidir. Örneğin, Oğuz Atay da tek bir kitapla markalaşıyor ve o yılların kayıp neslini anlatıyor. Tiyatroda Shakespeare bir tür yaratmış. 1700 tane kelime katmış İngilizceye. Bizim ortalama konuştuğumuz kelime sayısı bu. Yani Shakespeare’ce konuşabiliriz. Bizde de Afife Jale. İlk Müslüman kadın tiyatro oyuncumuz olması, bilinirlik düzeyi, adına verilen ödülleriyle önemli. Kavuklu, Pişekar da önemlidir. Sinemada Orson Welles, müziğini kendi yapıyor, kendi oynuyor, kendi yönetiyor müthiş. Asıl meselesi üslupta tabii. Model sinemayı şekillendiren adam. Kamera, ışık açıları hala kullanılıyor. İnovasyoncu bir sinemacı. Charlie Chaplin ile birlikte. Bizde Ertem Eğilmez herkesin kalbine, ruhuna dokunan filmler yapmış bir isim. Saflık, insan sevgisi, mizah hepsi iç içe. Müzikte Bob Dylan diyeceğim çünkü tek kitabı olmadan Nobel alan ilk müzisyen oldu.

Itri Dede Efendi

Bob Dylan Nobel alamasaydı? Bu soruyu önce sormuş olsaydık?

Bir gün önce sorsaydın aklıma gelmeyebilirdi. Ama Nobel’i bu kadar yaratıcı kılan bir adam bence marka olmayı hak ediyor. İyi bir müzik efsanesi ve markasıdır. Türkiye’de ise Itri Dede Efendi diyorum. Kullandığı formlar hala canlıdır. Mozart, Dede Efendi’nin eserlerini dinlediğinde büyük şaşkınlık yaşamış ve Türk müziğine ciddi anlamda ilgi göstermeye başlamıştır. İyi müzik takipçileri için illa markanın Dünya çapında çok bilinip yayılması da gerekmez. Marka özgül ağırlığı itibariyle öyle bir etki yaratır ki, 1000 kişi bilir ama müzikte çağ değiştirmiştir. Dünya çapında dersek solist olarak tüm senfoni orkestralarında çalabilmiş tek Türk İdil Biret. Mehter Marşı dünya çapında bir Türk markasıdır. Beethoven’dan Mozart’a dünyayı etkilemiş, vuruş ve ritimleri hala klasik müzikte kullanılır.

Çağdaş sanat dalında dünya genelinde marka olmak için gerekli olanlar nelerdir? 

Belli enstrümanları var. Hangi  beğenilerde bulunduğun önemli. Seni kimin satın aldığı önemli. Ne kadara satın aldığı, Dünya çapında yaygınlık ve bilinirlilik ayrı bir kavram. Sanat camiasında senin algılanırlığın, prestijin, marka değerin ayrı önemli. Hakkında kitaplar yazılması markayı büyüten bir şey.

 

 

Buket Şengül

 

 

 

 

PAYLAŞ
Önceki İçerikYaratıcılığın Merkezi Beyoğlu
Sonraki İçerikFotoğrafla Dans Eden Gezgin
Uludağ Üniversitesi Turizm-Otelcilik - Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler mezunu. Reklamcılar Derneğinde aldığı Reklam-Strateji-İnteraktif medya eğitimleri sonrası çeşitli reklam ajanslarında marka ve proje yöneticiliği yaptı. Pazarlama İletişimi ve Satış, Sosyal Medya, Tasarım Kültürü, Girişimcilik ve NLP eğitimleri aldı. 2009’da kendi tasarımlarından oluşan markası Lui & Luisa yı kurdu. Aynı yıl öykü, söyleşi ve gezi yazıları çeşitli dergilerde yayımlandı. 2014’de kurulan Röportaj Atölyesi’nde Türkiye’nin önde gelen gazeteci ve akademisyenlerinden Röportaj yazarlığı eğitimi aldı. Markalaşma, Tasarım, Moda ve Sanat alanlarında çoklu projeler geliştiriyor. İstanbul Art News’te yaratıcı alanlarda markalaşma söyleşileri yapıyor ve bağımsız yazarlık çalışmalarına devam ediyor.