Mafyacılık gibidir bu iş, Ne derler bilirsin,  bir kere bulaştıysan bulaştın.

Once you are ın, you are ın…’

Güneşi az gözüken bir kış günü.  Tünel’in bol grafitili arka sokaklarında buluşmak üzere sözleştik. Daha önce tanışmıştık ama bugün yeniden tanışacağız. Karşı sokakta şapkasıyla oynaşırken belirdikten kısa bir süre sonra yıllardır tanışırmışız gibi havada zıplayarak yanıma koştu. Sarıldık. Ne de olsa o artık bir Dünya insanıydı. Dünyadaki tüm sarılma hallerini dakikalar içinde paket olarak da sunabilirdi…

Vaktimiz değerli olduğu için söyleşimiz yolda fotoğraf karelerine gülümserken başladı. Bugün biraz hoplayıp, zıplayabiliriz normal bir söyleşi olmayacak diye teaser vermiştim önceden Çağrı’ya. O çoktan ve hep hazırmış meğer. Ne de olsa ‘designer on the road’ projesinin sahibi ile birlikteydim. Söyleşi az biraz yolda da gerek.

Çağrı Çankaya reklam sektöründe sanat yönetmenliği yaparken hayatındaki derin mutsuzluğu açığa çıkaran olaylar silsilesi ile arka arkaya karşılaşınca tasarım yaparak Dünya’yı gezmeye karar veren bir yeniçağ gezgini.  Designer on the Road isimli projenin yaratıcısı, önce tasarımcı şimdilerde seyyah.  1984 yılında Bursa’da doğan Çağrı,  Bursa Güzel Sanatlar Lisesi’nin ardından Dokuz Eylül Üniversitesi Grafik Tasarım bölümünde eğitimini tamamlayıp İstanbul’daki reklam ajanslarında art direktör olarak çalışmaya başlamış.

Baktım intihar edecektim, Dünya’yı gezmeye karar verdim…’

Ölüm korkusuna takılı kalmaktansa onun peşine düşmeye karar verince, her ölmediğinde biraz daha yaşamla buluşup sonsuz kutlamalar yapıyor. 3 yıl boyunca başına sayısız kaza ve hastalık gelse de zehri bir kere almış. Durmak yok!

Soğumuş sokak aralarında başlayan sohbetimizde, ondan bana akan her küçük duygunun en derin ve gerçek fikirleri besleyen ana damar olduğunu sonradan farkedecek olsam da hiçbiri kaçmasın benimle kalsın istiyorum.

‘‘Mafya gibidir bu iş, bir kere bulaştıysan bulaştın. Ne derler bilirsin, ‘Once you are in, you are in…’’

Aslına bakarsan pek bilmem öyle mi derler?

Bir kutuya hapsolmuş reklam ya da tasarım yaratımının özgürlük neresinde sorusunu derinlerde sorgulayanlardan birisi olduğunu farkedince karın tokluğuna çalışmak için dünyanın pek çok ülkesindeki reklam ajanslarına iş başvurusunda bulunuyor. 1400 küsür mailin ardından 6 olumlu yanıt geliyor.

‘Hayatta kalmak için karnım doysun yeterli’ mektupları yazsa da dünyaya, o gizliden gizliye ölüme meydan okuyan serüvenler dizisiyle başlıyor tasarımla dolu hikâyesine.

Ölmesem yeter diyor bu kez…

Dünya’nin pekçok ülkesinde tehlikeli ne varsa deniyor. Uçaktan paraşütle atlarken DOTR ( Designer on the Road) logosunu tasarlıyor. Büyük ihtimallle o kadar yüksekte tasarım yapan ilk insan olarak tarihin komik satırlarına yerleşti bile.

Ortaokul yıllarında Photoshop programıyla sahte karne tasarlarken iyi para kazanmaya başlayınca gelecekteki mesleği de şekillenmiş oluyor yavaş yavaş.

Tasarım ve sanatla bütünleşmiş bir ailede büyümek hayat tarzını ve şimdiki seni fazlasıyla etkilemiş gözüküyor…

Bizim ailede herkes Güzel Sanatlar okumuş. Hepimiz tasarım ve sanat okumuş insanlar olunca dolayısıyla benim beynimin bir tarafı çalışıyor sadece. O da tasarlayan kısım. Yarım beyinliyim ben.

‘Tam intihar edecektim, Dünya’yı gezmeye karar verdim…’

Bir gazete yazmıştı hakkımda, insan ya böyle bir şey yapar ya da intihar eder diye, benim de durumum hakikaten oydu.  Çok depresyonlu bir dönemde bu yolculuğa çıkma kararı aldım.

Sektörden çok bunaldığın bir dönemdi anladığım kadarıyla…

Sadece sektör değil, pekçok şeyin üst üste gelmesi, işimi sevmiyor oluşum, o an hayatımdaki birçok şeyden mutlu olmayışım, maaşımdan yaptığım işe, duygusal malzemelerden hayata dair hepsi sorunluydu. Evimi de,  yaşadığım şehri de sevmiyordum. Hiçbir şeyi sevmiyordum yani.

Bir çeşit aidiyetsizlik hissi diyebilir miyiz?

Aynen öyle. Hiçbir şeye ait olamayınca tutunacak bir şey kalmıyor. Sonra sorgulamaya başlıyorsun, ben niye buradayım diye? Çünkü tutan bir şey yok. Baktım ki ailem bana muhtaç değil, ben kimseye bakmıyorum, köpeğim yok, bir şeyim yok, sevgilim yok zaten. E ben niye burada duruyorum? Madem beğenmiyorum, madem mutsuzum bas git o halde dedim kendime.

Ağaç değiliz ki, yer değiştirebiliriz bulunduğumuz mekanı beğenmiyorsak.  O yüzden gittim ben. Bir yerden atlayacağıma dedim ki gideyim.

Gitmene yol açan kırılma an’ı tam olarak neydi?  Tetikleyici en önemli faktörü merak ediyorum.

Birkaç tane var aslında. İşyerinde oluşan bir tartışma, yok artık bu kadar da değil noktasına getirdi beni.  Onun üzerine dedemi kaybettim. Dedem Ankara’da yaşıyordu. Onun cenazesine gittim.  Dedem eski hakim benim. Otoriter, bir ağırlığı olan, kudretli falan bir imajı vardı tabii bende. Ankara’ya cenazeye bir gittim, böyle musalla taşında küçücük bir tabut. Hiç o güçlü dede, kudretli kısmıyla örtüşmüyordu gördüğüm manzarada. Bir de dedeme çok benziyorum ben. Cenazedeyken düşünmeye başladım. İşte benim sonum da vakti gelince bu küçük tabut. Ben de orada olacağım ve bana da böyle toprak atacağız hep birlikte. Dedeme benzediğim için her seferinde yaşlılık evrelerini daha net farkediyordum.  Yaşlılık kötü iş yani… Dedim ki ben ne yapıyorum,  gençliğimde nasıl yaşıyorum?

Sorgulamalar başladı…

E tabii. Milyon dolarlık şirketler bana üç kuruşluk para verecek diye ben sabahlayıp duruyorum.

Kaç yaşında çıktın bu yolculuğa?

27 yaşındaydım.

‘Tasarım aslında bir problemi çözmek ya…’

Seyahat etmek de reklam sektöründe olduğu gibi tasarım disiplini gerektiren bir şey olmalı. Reklam tasarlarken sahip olduğun disiplin seyahat tasarlarken de kendini gösterdi mi?

Kendi seyahatimi tasarlamak anlamında tabii ki gösterdi. Çünkü biz reklam ya da tasarım yaparken oluşan bir problemi çözüyoruz. Tasarım aslında bir problemi çözmek ya!

Mesela reklamda bir brief geliyor ve orada adamın bir derdi var. Örneğin, diş macunu satacak. Pazarda bin tane diş macunu var. Hepsinin içinde aşağı yukarı aynı şeyler var halbuki.  0.1 mg’lık farklar falan oluyor. Ama hepsinin iletişimi çok farklı. Birisi diyor ki  ‘ben beyazlatırım,’ öteki ‘ ben tartara iyi geliyorum’ diğeri ‘ferah nefes veriyorum’ bir diğeri daha ne söylenebilir ki derdinde. Tüm bu söylemler ile ürün ayrıştırması oluşuyor. Şimdi buradan aldığım disiplinle kendimi ayrıştırmış olabilirim. Dünyayı gezen çok adam var ama benim tarzımda, benim yolumda gezen bir tek ben varım. Hala da ben varım. Tasarım yaparak, parasız, kredi kartsız ve dünyadaki tüm ekstrem şeyleri deneyerek gezen böyle bir adam oldum ben.

Bunu tasarımla yapmanın bir yolunu buldum. Reklam ajanslarıyla iletişime geçmek, planlamak, onları ikna etmek bunlar da reklamcılığın getirileri. İletişim tasarımcısıysak eğer,  iyi iletişim kurabilmek önemli ki karşı tarafı ikna edebilelim.  Onlar da sana, ‘ tamam koçum gel’ desin. Birine mail atıyorsun, ben sizinle çalışmak istiyorum diye onu ikna ediyorsun. Bu ilişki biçimi bizim mesleğin getirlerini doğru ve yerinde kullanabilmekle çok ilgili.

İki vazgeçilmez tutkun Tasarım ve Seyahat, birine öncelik tanıman gerekse günün birinde…

Birbirinden farklı iki şey benim için. Elma, armut gibi bile değil. Karpuzla, dragon fruit gibi sanki. Birisi tropikalse, diğeri bizim karpuz işte.  Birbirinden çok farklı şeyler aslında.

Bir seçim yapmak gerekirse hangisini nasıl yaptığımla ilgili olarak seçimim değişir. Hangi koşullarda yapıyorum mesela, gezmeyi de, tasarımı da?

Çok elektrik faturası ödeyeceğim diye tasarım yapıyorsam onu seçmem örneğin. Ya da çok kötü koşullarda seyahat ediyorsam belli bir yaştan sonra onu da seçmeyebilirim gibi bir durum var.

Şu noktada biraz konformist bir cevap mı oldu? Designer on the road projesinin genel ruhuna aykırı olsa da. Bulunduğun ortama zamanla uyum sağlaman anlamında söylüyorum.

Hayır ama şöyle: Ben üç yıl boyunca ekmek parası karşılığında tasarım yaptım ya, ben işime çok saygı duyan ve iyi tasarımın pahalı olması gerektiğine inanan biriyim. Çünkü kötü tasarımın çok daha ağır bedelleri olduğuna düşünüyorum. Böyle olunca kariyerde belli bir yere gelmişsin, bir isim oluşmuş, dünyanın her yerinde çalışmışsın,  sonra yine ekmek parası için tasarım yaparsam kendimi iyi hissetmem ve yanlış bir şey yaptığım için üzülürüm.  Yoksa İtalya’da pizza yiyelimci değilim, hatta Kongo’ya gidelim Fas’ta gezelimciyim. Daha etnik, daha egzotik kültürü ağır basan yerleri seçiyorum. Standart Avrupai yerler değil de kendi kültürünü yaşayan, yaşatan yerlere gitmeyi tercih ediyorum.

Designer on the Road projesini özel kılan şey neydi?

Tabi ki benim Dünya’nın her yerine gidip çalışıyor olmam ve oradan kazandığım parayla hayatta kalma mücadelemdi. Ve bu çok güzel bir şeydi. Ama bu ömür boyunca yapabileceğim bir şey değil. Çok zor çünkü. Gençken vücudun kaldırır da ilerde zor olur.

Hiç tanımadığın bir ülkede tasarım yapmanın zorlukları neler?

Çok var. Bir kere tipografisini bilmiyorsun, dilini, şakalarını birbirlerine nasıl hitap ettiklerini bilmiyorsun. Hacı mı diyor, aga mı diyor? Gençler nelerden konuşuyor, dertleri ne? Hakkında hiçbir şey bilmediğin bir yere gittiğin zaman orada reklam bulmak, şaka bulmak, ürün satmak şey gibi oluyor bu aslında, Türklere yoğurt satmayı Amerikalı bilmez ya, Türk bilir onun şakasını.  İşte o yüzden global reklam ajanslarının da burada ofisleri var ve Türkler çalışıyor oralarda. Fransız Danone’nin reklamını biz Türkler burada yapıyoruz. Öyle bir zorluk benimkisi de. Şimdi başka bir ülkeye gittiğin zaman sen bilmiyorsun nasıl iletişim kurman gerektiğini. Çok farklı dinamikler var.

Sadece şaka bulmak anlamında da değil, tasarımsal olarak da farklılıklar var. Renklerin anlamları değişebiliyor, senin için siyah başka bir anlam ifade ederken orada bambaşka bir anlamı olabiliyor. Ya da beden dili değişebiliyor. Senin çok güzel diye onay verdiğin bir el hareketini, adam sen gay misin anlıyor ve kızabiliyor sana…

Ama genel olarak da görsel dünyada ortak bir dil var. Nasıl ki bir Amerikan filmini tüm Dünya izleyince anlayabiliyoruz, sinematografik bir etki ile. Bu da biraz öyle ve çok da zor değil. Bir metin yazarı aynı işi yapıyor olsa çok daha zorlanırdı. Sonuçta görsel bir adam olduğum için, art direktör olduğum için görsel dünyada da ortak dili konuşabiliriz. Ama tabii ki ofiste iletişim sorunları oluyordu karşındaki ingilizce bilmediğinde örneğin.

Gittiğin her ülkenin espri anlayışına uyumlanmak, kültürel adaptasyon için yeterli bir zaman dilimine ihtiyacın var ki, iyi tasarım ortaya çıkabilsin. Nasıl ilerledi sende o süreç?

Gittiğim yerlerde çok fazla logo yaptım mesela, bir de kurumsal kimlik çalıştım. Markaların bazen lokalize olmayan işleri de oluyordu. Gelen işlerin büyük yüzdesi bu ortak dille çözülebilecek türden işlerdi. Bir de ben adaptasyon kaşarı oldum. Benim adapte olamayacağım durum ve yer kalmadı artık. Nereye gitsem oranın adamı oluyordum. Örneğin her gittiğim yerde o bölgenin yerel kıyafetlerini giydim. Onlar giymese bile.  Mesela Sri Lanka’ya gidiyorum, sarong giyiyorum. Onlar kot giyiyor.

Giderken mutlaka Türk kahvesi, rakı, kaşar peyniri götürüyorum ki, onlar icebreaker’ım benim. Sarhoş ediyorum önce hemen kaynaşıyoruz tabii. Benim böyle birtakım tips and trickslerim var. Küçük kaynaştırma hareketleri diyorum ona ben. Arkadaşlık kurulduktan sonra artık o şehirdeki her yeri geziyoruz, şurada şunu yeriz burada böyle uçarız diye küçük bir hızlandırılmış paket sunuyorlar tarafıma.

Mp3 çaları falan bırakıp public transportation’da insanları dinlerim genelde. Otobüse, metroya biniyorum ve ne konuşuyorlar, ne dinliyorlar merak ediyorum. Yaşlıların derdi ne, gençler ne istiyor? Dedim ya nasıl hitap ediyorlar birbirlerine, hacı mı, aga mı deniyor, ne komik onlarda? Onları dinlemek seni hızlandırıyor kültürel adaptasyon anlamında.

Bir de her dilde onların özel kelimelerini mutlaka ezberliyorum. Kendi dilinde teşekkür edilmesi karşı tarafı duygulandıran bir şey. Bizde Pascal Nouma nasıl sempatikse ben de orada sempatik çocuk oluyorum.

Her şeyi ölümüne deneyimlemek  dürtüsüyle yola çıktığını  düşünüyorum…

Evet doğru. Dedemi kaybedince dedim ki, ben kaybettiğim yılları ne yapacağım? Kaç yıldır bu ajanstaki masa ve bu evdeki yataktan başka hayatım yok. O zaman ben yola çıkınca tamamen sınırlarda yaşayacağım.  Kesinlikle ne kazanıyorsam harcayıp, birikim yapmadan, cimrileşmeden,  gidip en tehlikeli ne varsa onu deneyimleyeceğim. Gittiğim yerin en gelenekseli, en uç yapılması gereken etkinliği neyse onu yapmak için kendime söz verdim.

Gökyüzünde Çizilen ilk Logo…

Güney Afrika’da paraşütle uçaktan atlarken ne tasarladın?

Tasarladığım logo, Designer on the Road’un baş harflerinden oluşan DOTR. Kendi sanal tasarım şirketim aynı zamanda.

Peki  o anda mı tasarladın gerçekten yoksa önceden  planladığın bir şeyi hayata geçirmeye mi çalıştın o irtifada?

Çok kısıtlı bir süre vardı ve gergin bir durum elbette, hatta biraz da korkunç. Müşteriye bir şey tasarlamak o noktada çok zor olabilirdi ama müşteri ben olunca, ne istediğimi de az çok bildiğim için çok sorun olmadı. İlk kez yukarıda çizdim evet, atlamadan önce bir şeyler karalamadım bir yere. O benim için önemliydi çünkü olayın tılsımını bozmak istemedim.

O kadar yükseklikte yapılan bu tasarım bir çeşit Tehlike Tasarımı da olmuş sanırım…

İlham en zor, en sıkışık anlarda gelir tasarımcılara gibi birtakım söylemler vardır ya, en verimli olduğun dönem en zorlandığın dönemdir hikayesi. Ben de onu denemek istedim işte. Ne kadar gerçekmiş? Hadi bakalım bundan daha fazla darlanma olamaz her halde tasarım adına. Uçaktan atacaksın birini ve düşene kadar çizecek… Denedik.

Bu tasarımla dolu atlayış ve deneyim Dünya’da bir ilk ise rekorlar kitabına başvuru yaptığını düşünmek istiyorum…

Evet yapılan aktivite Dünya’da bir ilk. Biz de başvurduk. Kayda alındı ama kitaba geçer mi şimdilik bilmiyorum.  Guinness’te bir kaydımız var ama. Aynı zamanda videosu da var. 7 dakikalık bir belgeselini çektik. Uçaktan beş kamera ile atladık.

Ölmek, tasarlamak ve gezmek,  bu üç kavram senin hikâyenin ana bileşenleri gibi. Nasıl bir bağlantı kuruyorsun bu üçgende. Hayatındaki kırılma noktaları da diyebilir miyiz?

Bana 3 tane tag taktın demek. Ben tabi şuna çok şaşırıyorum. İnsanlar nasıl unutur öleceklerini. Öleceğiz işte. Az kaldı, bir de, hemen olacak. Ne zaman oldu, nasıl geçti falan derken şaşıracağız. Onu bile bile biz niye böyle hayatlar yaşıyoruz kısmını anlamıyorum. Ve dert ettiğimiz şeyler o kadar saçma ki. Başımızı ağrıtan, uykularımızı kaçıran dertlerimiz çok gereksiz şeyler. İlk uçağa bindiğimde o dertlerin tırnağımın küçücük bir noktasında ki benek gibi kaldığını farkettim. Benim hayatım işle ev arasında geçiyordu. Dert edindiğim, kafama taktığım tüm meseleler uçakta yanımdaydı ilk an ve çok küçücüktü. Bir baktım ve ‘bu ne len dedim’ Ben niye 3 yıl o meselelere takılmıştım ki…

Yükselmiş ve yukardan bakmaya başlamışsın hayatına…

Tabii o yükselme halinde utanmasam bir el hareketi çekecektim aşağıya,  f.ck you ben gidiyorum millet diye… Ama pis pis gülümsedim camdan ve salak bir gülümseme oluştu suratımda. Adios diye uçtum gittim. O his harika bir şeydi. Her şey, egolar, savaşlar, dedikodular, bitmeyen işler, kötü fikirler, aptal reklamlar, sinirimi bozan her şey küçücük kalınca komik oldu. Mesela plazalarda hergün aynı masaya oturup klasör klasör kağıtlarla bir şeyler yapıp, hayatı geçirmek zorunda kalmak ne kadar üzücü. Keşke hayat böyle olmasa ama…

‘’Ölmüyorsan, inanılmaz yaşadığını hissediyorsun…’’

Yolculuk sonrası ölüme bakış açın değişti mi?

Ben yolculuk boyunca ölmeyi çok denedim.  Ölmeye çalıştım açıkçası. Ne kadar tehlikeli, absürt şey varsa onların hepsini yaptım. Ciddi ciddi ölüme meydan okudum. Zaten hatırlarsan yola çıkış noktam da ‘ben bir yerden atlayıp öleyim bari ’ ile başlamıştı.  E işte o noktada zaten ben ölmeyi kafaya koymuşken, fırsat bu fırsat bari deneyeyim diyorsun. Çünkü ölmüyorsan, inanılmaz yaşadığını hissediyorsun. Bir şey yapıyorsun mesela, ekstrem bir deneme ölmediysen acayip iyi hissediyorsun. O adrenalin duygusu çok tarif edilebilen bir şey değil. Sorsan kimse anlatamaz sana ama çok değişik bir his. Adrenalin tutkusu uyuşturucu gibi bir şey. Bağımlısı oluyorsun ve vücudun tekrar tekrar istiyor.

Bu işleri yaparken insanlar bana sürekli  ‘Abi sen manyak mısın’ diye soruyorlardı? Ya da ‘Sen normal değilsin’  gibi tepkiler alıyorum. Ben de diyorum ki, sen mi normalsin? Hergün oturup ekrana bakma fikri de bana hiç normal gelmiyor. Günde 12 saat. Çılgınca dünyayı gezmek, görmek, keşfetmek, koklamak, duymak varken biz niye buralarda tırmalıyoruz. Ama yapacak bir şey yok. Elimizden bir şey gelmiyor bazen.

Designer on the Road projesinin başlangıç noktası Hindistan, neler deneyimledin ilk ülkende?

Hindistan’da insana yatırım yapılıyor diyemem. Aynı bizdeki gibi nerede çok insan varsa orada insan değersiz. Üç tane beş tane adam ölse ne olacak yani bakış açısı hakim. Çok da sıkılmıyoruz bu konuda. İnsan bol ya. İnsan yaşamı da o anlamda ucuzluyor. Hindistan da öle bir durum var tabii. İnsan hayatı çok değerli diyemem.  Dünyanın en büyük 2. popülasyonu sonuçta.

Kolektif bilinçaltının tasarımsal yansımaları…

Orada bir tasarım dergisi vardı beni kapak yapmışlardı hatta. Dergiyi birgün gösterdiler bana, nasıl sence derginin tasarımı diye. Baktım sevmedim ben dergiyi. Güzel değil dedim. Niye dediler. Hiç yer yok dergide, her şey çok sıkışık, hiç hava almamış, beyaz boşluk bırakmamışsınız, nefes payı yok, her şey dip dibe, sıkış tıkış. İşi  koymuşsun, onun hemen dibine başka bir tane sıkıştırmışsın. Ayır onu biraz nefes aldır. Görseller arasında alan kalmamış. Tasarımsal olarak da hiç ayrıştırıcı bir özelliği yoktu. Çok düz  gidiyordu. İnişleri çıkışları yok.  Ben bunları böyle anlatırken derginin sahibi  ‘Abi o bizim kültürden öyle, Hindistanda da yer yok, o yüzden dergi öyle.’  dedi.

Benim çalıştığım ajansta gördüğüm en güzel şey, patronun gösterişli mobilyalar almak yerine, insanları mutlu etmeye odaklı olmasıydı. Türkiye’de çoluk çocukla iş yapılmaya başlandı. İşin uzmanına yatırım yapılmıyor. Bu da gelişen zaman içerisinde  amatörleşmeye yol açıyor sektörde.

Bu kadar yer gezdikten sonra Dünya tasarım kültürü haritası çıkarman istense neler işaretlersin o haritaya?

O harita üzerine uzun uzun çalışılması gereken bir şey olurdu bence. Ama aklıma ilk gelen mesela İtalyanlar her zaman yuvarlak şeylerden hoşlanırlar. O yüzden bir tasarım yapıyorsanız onu önce yuvarlak içine alıp öyle gösterin. Daha çok severler. Yumuşak şeyleri her zaman tercih ederler tasarımda. Almanlar tam tersi köşeli ve sert tasarım dilinden hoşlanır. Bir takım favori renkleri de vardır. Mesela kırmızıya bayılırlar, saks mavisi, koyu mavi ve metalik griyi çok severler. Böyle yerleşmiş kodlar var tabii tecrübelerimden oluşan. Çin’de mesela çok esprili değil de funky grafikler çok gidiyor. Trendlere çok hazır Çinliler. O esnada Dünya’da ne trendse, onlar hemen kopyalıyorlar. Ama işlerde çok derin şakalar, kreatif durumlar olmuyor. Sadece sanat yönetimine yoğunlaşıyorlar. Koreliler çok disiplinli ve titizler. Bu durumu çok önemsiyorlar. Minimalist bir yaklaşımları da var. Ama ilginçtir ki ürün ambalaj tasarımlarında çok daha abartılı bir halde de ilerleyebiliyorlar. İlanlarda minimal ambalajda acayip cafcaflı malzeme kullanımı hakim. Araplar hep altın ya da gümüş varak kullanır. Bir varak dünyası var orada.

Yine de ortak bir tasarım dilinden söz edebilir miyiz her kültürün kendine has ayrışmaları olmasına karşın?

Ortak bir zemin var aslında onun üzerine işlenmiş farklı nüanslar var diyebiliriz. Her kültür kendi farklılığını yeri gelince öne çıkarıyor.

‘ Tasarım işlevsel olmak zorunda…’

Ortak olan zemini nasıl tanımlıyorsun bu durumda ?

Şimdi şöyle, tasarım çok sanat gibi bir şey değil. Sanatta ağacı çizer, kırmızıya boyarım, kimse bana neden böyle yaptın diyemez. Ama tasarımda kurallar var. Tasarım işlemesi gereken bir şey ya. İşlevsel bir şey. Sanat işlevsel olmak zorunda değil. Ama tasarım işlemek zorunda. Bizim yaptığımız tasarım da grafik tasarımı ya da reklam, sonuçta adı iletişim tasarımı.

Ben bir şey söyleyeceğim ve sen de onu almalısın, bu karşılıklı durumun çalışması gerekiyor. Onun için de tasarımcı olarak yapmam gerekenler var benim. Yazıyı canım istediği için ters yazamamam gibi. Okunması lazım onun. Sen araba sürerken o işi 3 saniye gibi bir sürede anlayabiliyor olman lazım. O yüzden mesajı sana iletebilmem gerek. Gözün soldan sağa akması ve bazı önem sırası ilişkileri gibi. Tasarımın doğruları ve  yanlışları ortak global dili oluşturuyor. O dili bilen her yerde gider çalışır. Metin yazarı olsa biraz daha zor. Ben Sri Lanka’da yaşadım bunu. Üç dil ile iş yapılıyor orada. Bir kere Sri Lanka’da reklamcılık yapmak çok zor. Orada tasarım yapabilen Dünya’nın her yerinde yapabilir bu işi. Üç tane aktif  dil kullanılıyor. Ve ben art direktör olarak üç farklı yazarla aynı anda çalışıyordum. Bu yazarların biri Tamilce, biri Singalaca öteki de İngilizce yazıyor. Bir revizyon geldiğinde onu üç kere yapmak gerekiyor. Böyle olunca şakalı iş yapman  çok zorlaşıyor. Bir başlık buluyorsun, bir şaka yapacaksın Singalaca’da yaptığın bir şaka Tamilce’de tutmuyor. Tamilce’de öyle bir laf yok çünkü.

Seyahat sonrası yaşamın nasıl gidiyor?

Güzel. Şimdi pitstop’ta çalışıyorum. Biraz lastik değişimi, yakıt ikmali yapılıyor bana.   Hayatımı maddi anlamda güçlendireyim de yaşlanınca ölmeyeyim açlıktan diye bir şeyler yapıyorum bu ara. Para biriktirmeye çalışıyorum aslında. Keşke bir ev alsam da kiraya verip öyle gitsem tekrar diyorum. Bir yandan da küçük küçük, kısa seyahatlerimi de sürdürüyorum tabii ki.

Projeyi anlatmak için çeşitli workshop ve konuşmalara katılıyorum. Designer on the Road gibi kopup gitmeli bir durumu tekrar yapasım var ama bu sefer ekmek parası tasarımına değil de, biraz daha farklı bir şeyler planlıyorum. Kendim üretim yapabileceğim bir iş olsun niyetindeyim. Belgesel mi çekerim, fotoğrafçılık mı yaparım bilmiyorum ama ajanslarda çalışmak zorunda olunca çok rahat gezemiyorsun. Çünkü işe gitmek zorundasın. Ben şehir şehir gezebilmek istiyorum. Benim için Designer on the Road projesinin büyük bölümü ülkelerin tek şehrinde geçti. Yani Türkiye’ye gelip sadece İstanbul’da vakit geçirmiş oldum ben. Designer on the Road geneli böyle geçince yeni projede farklılaşmak gerekli. Hafta sonları yakın şehirleri geziyordum elbette ama benim bir sonraki istediğim kimse beni zincirlemesin, ekmek parası derdi olmasın, ben hakikaten gezeyim.

Bu projenin bir sosyal sorumluluk projesine dönüşüp ardından kitap haline gelecek olması sebebiyle de,  farklı bir tarafı var sanırım…

Kitap fikri var evet. İkinci bölümde kaldım şu an. Yazıyorum da çok yavaş gidiyor. Bir yayınevi ile anlaştım. Onlar da bekliyor bitsin diye. Halbuki biraz hızlandırmam lazım artık.

Reklam sektöründeki arkadaşların seni o kadar kıskanmış ki, Türkiye’ye gizli giriş yapmışsın…

Tabi tabi, Türkiye’ye döndüğümü söylemedim en başta. Çünkü dayak yeme ihtimalim yüksekti. Güzel hırslananlar vardı. Eski ajanstan arkadaşlarım benim paylaşımlarımı ‘Şerefsiz on the Road’ diye paylaşıyorlardı bir ara.

Mafyacılığın tüm kurallarını öğrendikten sonra aralarından çıkamazsın...

Bulaştım mı bulaşırım. Bir kere içine girdin mi çıkışın yok. Şahit olduğun şeyler, gördüklerin, öğrendiklerin hayata dair yaşadıkların yeni bir vizyon katıyor ve artık eskisi gibi olamıyorsun istesen de. Dolayısıyla o zehri bir kere alan bir daha atamıyor ve illaki yola dönmek istiyorsun…

En başta da söylediğim gibi  ‘‘Mafyacılık gibidir bu iş, bir kere bulaştıysan bulaştın.’’

Ara versende,  stabil yaşamı isteyerek seçmiş olsan da gün geliyor yol seni  çağırıyor. Ben tekrar gideceğim tabi orası kesin. Sadece üç senelik ağır bir tempodan sonra biraz çalışmam gerekiyordu.  Seyahatlerimde parasız gezdiğim için hem çalış, hem gez, hem blogu yürüt, hem video çek, planla bu aktiviteyi, ajanslarla mailleş derken tabii büyük bir iş yükü var bu işin. Tek bir ajansın birçok çalışanla yaptığı işi tek başıma yapıyormuş gibiyim. Biraz, one man army durumu vardı. Çok ağır bir tempoydu.  Şimdi biraz daha rahat bir tempoya geçme isteği oluştu.

Hayatında birileri stabil olsun, değişmesin istiyorsun.  Fotoğraflarda falan hani hep değişir ya bir sonraki kareye geçersin hızlıca işte insan da bir süre sonra bir konu hakkında daha derin sohbete geçmek istiyor.

Her gittiğin ülkede ismini yeniden öğreniyorsun, burcunu yeniden soruyorsun hani demo oyun indirmişsin de hep aynı oyunu oynuyormuşsun gibi.

 

Fotoğraf: Engin Irız

İlk yayımlanma: 2015 İstanbul Art News / Şubat Mimarlık Eki

PAYLAŞ
Önceki İçerikMutlular Adası’na Yolculuk
Sonraki İçerikDünyanın Hala İyi Markalara İhtiyacı Var
Uludağ Üniversitesi Turizm İşletme & Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler mezunu. Reklamcılar Derneğinde aldığı Reklam-Strateji-İnteraktif Medya eğitimleri sonrası çeşitli reklam ajanslarında marka yöneticiliği yaptı. Pazarlama İletişimi, Sosyal Medya, Kişisel Gelişim ve Tasarım Kültürü üzerine eğitimler aldı. 2009’da kendi tasarım markasını kurdu. Öykü, söyleşi ve gezi yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. 2014’de kurulan Röportaj Atölyesi’nde, Röportaj yazarlığı eğitimi aldı. İletişim, Tasarım, Moda ve Sanat alanındaki partnerleriyle çoklu projeler geliştiriyor. İstanbul Art News’te yaratıcı alan söyleşileri yapıyor. Tiyatro ve sahne sanatları eğitimine devam ediyor. www.yazname.com ‘un kurucusu ve kreatif editörü.

CEVAP VER