“Eğer şimşeklerin çaktığı bir dağda yalnız başına çadırında kalıyorsan çok güzel bir şaman müziği dinliyorsun demektir.  Eğer çadırının ipleri ötüyorsa gece, çok güzel bir şaman müziği dinliyorsun demektir. Hele uzaktaki bir at kişniyorsa ve sen çadırında duyuyorsan o sesi, bil ki çok güzel yaşıyorsun demektir.”  Ersin Alok

Fotoğraf İlk Defa Sanat Eseri Olarak Kabul Ediliyor…

Alok Stüdyo, uzun yıllardır Beyoğlu’nun tarihi yokuşlu sokaklarından birinde, Türkiye’nin en büyük fotoğraf arşiviyle, fotoğraf sanatının içtenlikle hissedilebilir en karakteristik mekanına sahip.

Bir akşam saati, randevusuz zili çalıyorum. Bir süre sonra büyük demir kapı açılıyor. Beyaz, tahta trabzanlı merdivenleri, tavan camının desenlerine hayran kalarak çıkıyorum. Son derece sıcak, cana yakın, enerjik ve gülümseyen bir İstanbul beyefendisi karşılıyor beni.  Son cümlede mutlu yaşamın sırlarını vermiş olabilirim.

Sanat hayatına resim yaparak başlayan Ersin Alok, ilk kişisel resim sergisini 1953 yılında Ankara’da açıyor. Dağcılık, su altı dalgıçlığı ve kaya üstü resimlerine olan merakı fotoğrafçılıkla birleşince, yaşam yolu bilginin peşinde çok paylaşımlı bir hale dönüşüyor.  Fotoğraf sanatını yorumlarken tarihsel yolculuğun içinden geçerek, Freud’a dokunan bir anlatımla, dört nokta arasındaki içgüdüsel heyecanı vurguluyor.

Ben fotoğrafın yaşadığımız çağda erişilebilen, en büyük, en genç ve en güçlü sanat yapısı olduğuna inanıyorum…

“Sanatın, en önemli kıymetlerinden biri, fotoğrafta gerçeği ama yalnız gerçeği söylemesi değildir. Hiçbir fotoğraf gerçeği yansıtmaz. Gördüğümüz bir şey doğada olup da yansımış bir şey değildir. Doğada olup da zahiri olarak yansımış bir şeydir. Sanat tarihsel çağ boyunca insanın kendi içinden ve kendi istekleriyle anlattığı biçimlerden ortaya çıkar. Bunun en güzel örneği Prehistorik kaya resimleridir. Onu çizen adam içindeki istek ve arzularını anlatmak için çizmiştir ve o çizgi sanatsal bir yapıdır. Sanat kavramı Sigmund Freud ile büyüse de, içinde Totem ve Tabu’ları da oluştursa, anlatmak istediklerini noktalar zincirinin içine koyduğunda sanatı yapar.”

1967 5. Paris Bienali 1.Ödülü

Dağcı, yazar, öğretmen, psikolog, resim ve fotoğraf sanatçısı olan Ersin Alok aslında gerçek bir yeryüzü aşığı. 1967’de 5. Paris Bienalinde aldığı birincilik ödülü ile Paris’de fotoğraf ilk defa ‘sanat eseri’ olarak kabul ediliyor. Edebiyat fakültesi psikoloji ve gazetecilik mezunu olan Ersin Alok, fotoğrafın tanımını yaparken önce ilk mesleğinin dilinden anlatıyor.

Hissettiklerini açıkça söyleyebilen ve onu bir obje olarak anlatabilen kişi bence fotoğrafçıdır…

 “Bir fotoğrafçının psikolojik açıdan da önemli bir özelliği vardır. Fotoğrafçı bir özelliği görür, yargılar bazen geçer, bazen geçmez. Neden geçmez dersen? Kişiler içgüdüleriyle yaşarlar.

Fotoğrafçı içgüdüleriyle görecektir.  Bu içgüdülerin başında sevgi var.

Sevgisi olmayan hiçbir şeye bakamaz. Baktığı şeyi kendi kültüründe özümsemesi gerekir. Çektiği her fotoğrafı kendi için çekiyorsa bunun adı ‘introvert’ içine kapanık olmaktır. İçine kapalı bir fotoğrafçının adı falan yoktur. Paylaşması lazım.

Fotoğraf paylaşmak adına kurulmuş bir sistemler zinciridir.

Tabii neyi paylaşıyorsun? Paylaştıklarını yine senin dilinden anlayanlarla anlaşılır biçimde ortaya koyman lazım. Fotoğrafçı bütün bunların ışığında baktığı zaman karar vermesini bilen bir adamdır. Hızlı karar verecek. Olaylar saniyenin beş binde birinde gerçekleşiyor belki, o fotoğrafçının basmadığı deklanşör geçmiş bir zamansa olay geçmiştir. Onun için fotoğrafçı baktığına karar veren, o kararı önemliyse onu kullanandır. Bunun da formülü; biraz Freudçu anlamda söylemek istiyorum, hiçbir şey bir zaman aralığında değişmez. Kişi değişir. Değişkenliğini fotoğrafçı bilmeli ve eğer o bir kıymetse onu kullanmalıdır. ”

Hayatın Gerçek Tadı Bana Ait Gizlenmiş Olanı Bulmaya Çalışmaktır…

İlk Kızıldeniz dalışı, ses kayıt arşivleri, Milli parkların kurulmasına öncülük gibi sayısız ilklerinin yanında, bugün neredeyse 11 milyona yakın dia arşiviyle, Türkiye’nin ilk Diabank’ını kuruyor Ersin Alok. Tüm bu alanlarda yazılmış 47 kitap ve yüzlerce sergisi bulunan sanatçı halen İTÜ Mimarlık Fakültesinde hocalık yapıyor.

 “Ben hayatımda çok zoolog olmak istedim. Çünkü dağlar inanılmaz gizemli köşeleri olan yerler. Bu zoolojik özelliklerin içinde yaşamış olanlar gözüme çarpmaya başladı. 1953’de ilk kaya üstü resimleri gördüm. Psikoloji okurken prehistorya okumaya başladım. Kaya üstü resimlerini yapanlar istek ve arzu resimlerinin ifadesi olarak yaparlar. Ben Bazua dağ keçisi resmi çiziyorsam pre-neandertal biri olarak keçiyi yakalamak istiyorum. Bunu obsidyen bir el baltasıyla patina tabakası üzerindeki bir kayaya vurarak yapıyorum. Ve istiyorum ki o geyiği, güneş, rüzgar ve dağ görsün. O geyiği bana getirsin…”  sözleriyle sanki insanlığın varoluş bilgisine ulaşıyor kayaların resmedildiği dünyada.

Kızıldeniz’de yaptığı bir dalışta ilk kez karşılaştığı köpek balıklarını fotoğraflama çabası ve yaşadığı korku dolu anları hayatındaki en özel anılarının başına ekliyor. Yaşamı seven ve sevdiği işi tutkuyla besleyerek çoğaltan, paylaşan, ürettiği eserler tüm yaşamına fotoğraf, kitap, resim olarak yansımış, yaşam bilgisinin peşinde, fotoğraf makinasıyla dopdolu bir ömür geçirmiş, bir yaşam gezgini Ersin Alok. Kâh dağların tepesinde, kâh Nil nehrinin derinlerinde köpek balıklarının izinde, kimi zaman ayak basılmamış kaya oyuklarında, hiç girilmeyen mağaralarda onun el izi ve kamerası… Yeryüzünü tanımaya ve anlatmaya gelmiş, kendini yeryüzü bilgisine adamış gibi duran sonsuz enerjisiyle hala fotoğraflamaya devam ediyor.

Sadrazam Tevfik Paşa’nın Torunuyum…

Tüm bu yaşamı bilme azmi ve merakı biraz da aileden geliyor. Ersin Alok, bir Osmanlı torunu. Köklerinde istikrar ve güç taşıyor bu nedenle. Anne tarafından ne kadar Osmanlıysa, baba tarafından o kadar Atatürkçü. “Sadrazam Tevfik Paşa’nın torunuyum. Osmanlı olmak örf ve adetleriyle kendini sınırlamayı bilmek demektir. Anne babanın önünde sigara içemezsin. O hürmet her şey de geçerli. Atatürkçülük ise kadına gösterdiğin yakınlık ve hürmet demektir. Burada Beyoğlu’nda doğdum ben. Konağımız vardı. Tevfik Paşa Konağı. Beyoğlu, doğu ve batıdan oluşan iki kültürlü bir yerdir. Babam İstiklal savaşında Atatürk tarafından General Tripokis’i esir alan adam olarak biliniyor. Tabancasını alıyor, Atatürk’e getiriyor ve Tripokis’i esir aldıklarını söylüyor. Atatürk, Tripokis’e diyor ki ‘ biz sizi esir olarak değil misafir olarak görüyoruz.’ Sonrasında babası, Atatürk tarafından Tayyareci olarak Fransa’ya yollanır. “Babam bir şeyi yapacaksa onu planlayan biridir. Dağa çıkacaksan doğanın gereksinimlerini planlayarak öğrenmek zorundasın.”

Dağlar, öyle bir hayaldir ki; yaşandığı zaman gerçek olur…

Bu kadar merak, yaşam enerjisi, koskoca hayata sığdırılan tüm bu başarıların sırrı biraz da aileden geliyor. Ersin Alok, köklerini iyi bilen, pek çoğunun peşine düşüp araştırıp, belgelemiş de bir gezgin. Şamanizm ve doğa tutkusu yaşamının vazgeçilmezleri arasında. “Bizler köken olarak Arap değiliz. Biz Türkler, Orta Asya Şaman kültüründen geliyoruz. Anadolu, Şaman ağırlıklı bir kültürün ifadesini taşır. Şamanizm doğa güçlerinin nitelikleri içinde kurulmuş olan bir yaşam biçimidir. Türk dediğimiz adam o yaşam biçiminden gelmiş biridir. Doğayı, nehri, dağı, rüzgarı, hayvanı sever.”  

‘Dağlar’ Sergisi 2017

Fotoğrafçı Şarap Gibi Olmalıdır… 

Fotoğrafçı kimdir, nasıl biri olmalıdır? sorularının cevabını, sadece onu izleyerek bile anlamanız mümkünken, aralarda hep etkileyici bir cümleyle tekrar tanımlıyor onu, Ersin Alok.

“Fotoğrafçı dediğin adam gördüğünü aktarmak isteyen birisidir. Tabii ki görmek arkasındaki kültürle, görmek o kültürün denenmişliğiyle olur. Deklanşöre bastığın zaman ne görebileceğini ve o görebileceğin şeyin, ne kadar senin istediğini aktarabilen bir şey olduğunu bilmen gerekiyor. Bu da milyonlarca kez deklanşöre basmakla olabilir. Şarap onun için şarap. Şarabı rekolteye aldığın zaman nasıl bekletiyorsan, kendine göre ayrı bir tatta oluyorsa, eskimiş bir fotoğrafçı da, olayları görme, yargılama ve sonunda olayları 4 nokta arasında ki bir düzleme aktarmakla yükümlü olan birisidir. Adam mimarsa, mimari özellikleri görür, doğa severse, doğayı görür. Ama bütün bunların içinde bir fotoğrafçı, diliyle damağı arasında nasıl ki şarabı ezerek içebiliyorsa, gördüğü olayları da diliyle damağı arasında, gözüyle beyni arasında yorumlaması ezmesi ve özümlemesi gerekir.”

Ölmezlik Otu / Ersin Alok

Ölmezlik Otunun Peşinde Bir Gezgin

Akdamar Kilisesi’nin doğası güneşe göre dizayn edilmiş. Bu kilisede güneş Adem ve Havva’nın resminin üzerine doğuyor. Oradan çıkıyor güneş ışıkları hayvan figürlerinin üzerinde. Sonra insanın ölmemek için aradığı ‘ölmezlik otu’ kilise duvarlarında resmediliyor. Ama insanlık tarihi ölmezlik otuna kavuşmayı başaramıyor.

‘Gerçeği bulmak önemlidir. Bu da bilimle olur.’ düşüncesi onu Darülzaferan’daki güneş ışığının vurduğu aralıktan, Güneş Mabedine, Van’da Akdamar kilisesinden, insanlık tarihinin gizeminin saklı olduğu dağlara ve kaya resimlerinin varoluş izini sürmeye dek götürüyor. “Hayatın gerçek tadı bana ait gizlenmiş olanı bulmaya çalışmaktır. Yaşamımızın gayesi de o değil mi? Yaşama sevinci, yaşamı emmekle alakalı bir konudur.” Tatvan’la Gevaş arasında boyları 80 metre olan ölmezlik otundan da bol bol yemiş Ersin Alok. 

Larousse’a fotoğraf çeken Osmanlı…

Tibet, Nepal ve Pamir yaylalarında 47 mabedin fotoğraflarının çekilmesi için yaptığı yolculukta yaşadığı anılarını, tahta yastığını, ayinleri, sıkılmış pirinç yemeklerini, dünyayla ilgisini kesen 8 metrelik dev kapıyı, dağları inleten çan sesini anlatırken bir Larousse kataloğu için gittiği dağlarda dağı yaşamaya karar verir. Tibet’in dağlarında tanıştığı rahipse, ona fotoğrafın içine kattığı gerçek sevgiye giden yolu gösterir…

“Bu mabedlerin hepsi insanın ayrı bir özelliğini anlatmak için yapılmıştır. Bu mabed’te sevgi anlatılır. ‘Sen çektiğin resimde sevgiyi nasıl anlatacaksın?’ dedi baş rahip.  Biz taş resmi çektik adam haklı… ‘Kendini burada bırak, birkaç gün kal’ dedi. Kaldım. Kendimle barışmayı, paylaşmayı, organlarımın değerini öğrendim. Ayrılmak istemediğimi itiraf ediyorum. Batısal her şey o an bırakılabilirdi. ”

 

Buket Şengül

 

 

PAYLAŞ
Önceki İçerikÇağdaş Sanatta Markalaşmak
Sonraki İçerikBilgi Görselleştirmenin Tarihteki Yolculuğu
Uludağ Üniversitesi Turizm-Otelcilik - Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler mezunu. Reklamcılar Derneğinde aldığı Reklam-Strateji-İnteraktif medya eğitimleri sonrası çeşitli reklam ajanslarında marka ve proje yöneticiliği yaptı. Pazarlama İletişimi ve Satış, Sosyal Medya, Tasarım Kültürü, Girişimcilik ve NLP eğitimleri aldı. 2009’da kendi tasarımlarından oluşan markası Lui & Luisa yı kurdu. Aynı yıl öykü, söyleşi ve gezi yazıları çeşitli dergilerde yayımlandı. 2014’de kurulan Röportaj Atölyesi’nde Türkiye’nin önde gelen gazeteci ve akademisyenlerinden Röportaj yazarlığı eğitimi aldı. Markalaşma, Tasarım, Moda ve Sanat alanlarında çoklu projeler geliştiriyor. İstanbul Art News’te yaratıcı alanlarda markalaşma söyleşileri yapıyor ve bağımsız yazarlık çalışmalarına devam ediyor.