“Bir nefesçik söyleyim

Dinlemezsen neyleyim

Aşk deryasını boylayım

Ummana dalmaya geldim”   Pir Sultan Abdal

“Yeryüzünün yaşam hakkı derken, bulutlar, gökyüzü, nehirler, canlı cansız tüm varlıklar, dağlar, taşlar, toprak ve tabii ki insanlar… İnsanı insan yapan tepeden inme değil ortaklaşa koyduğu yasaya uyum göstermesidir. Yoksa insan güneş gibidir… ”

Yaşayan yaşamayan tüm varlığa saygılı, var oluş bütünlüğünün peşinde, kimi zaman Longoz ormanlarında, kimi zaman Artvin Cerattepe’ de, Pir Sultan’ la, Karacaoğlan’ la, insanlığa sesleniyor… Kent ozanı diyorlarmış ona, değilim diyor. “Ben sadece kentte çalmıyorum ki” derken gülümsüyor ve ekliyor; “Anadolu ışığın yükseldiği yer demek. O yüzden Anadolu’ya gitmek isteyişim. Bir gidin bakın size anlatıldığı gibi mi? ”

Teoman Kumbaracıbaşı kariyerinde sinema ve dizi oyunculuğuyla ön plana çıksa da aslında son 10 yıldır kendine has kurguladığı müziğinin peşinde, karış karış Anadolu’yu geziyor. Bir nevi kültür taşıyıcısı gibi eskinin şiirini bugünün müziğiyle yeniden yorumluyor. Kendi deyimiyle tüm bu şiirleri ve sözleri havalandırıyor.

Dedesinin isteği üzerine,  Arjantin’den ailesiyle Türkiye’ye dönen sanatçı, başarılı bir öğrencilik hayatı geçirir. Avusturya Lisesinde tiyatroyla tanışır. Bugün anlattıklarım bir şey ifade ediyorsa başlangıcı odur dediği hocası Rudolf Kreuzhuber’ in hayatındaki önemi ise büyüktür.

“İlkokulda başarılı bir öğrenciydim. İlkokul öğretmenim İffet Uyanık’ın büyük payı vardır, bana Türkçeyi öğreten insandır. Daha sonra Avusturya Lisesi dönemi başladı. Ağır bir okuldu. Kazandırdıkları da var, kaybettirdikleri de… Orada çok özel bir hocam oldu. Rudolf Kreuzhuber galiba bana hiyerarşik davranmayan tek insandı. Okul dışında da çok büyük bir dostluğumuz oldu. Evine ilk gittiğimde bir odası sadece kütüphaneydi. Sonra benim de bir odam sadece kütüphane olmuştu. Gördüğünüz şey sizi etkiliyor çünkü bilgi dediğimiz şey çok güçlü bir şey. Farkında olarak bilmek daha da güçlüdür. Bu büyük bilgi dağarcığına sahip insan beni kendime, Franz Kafka’nın Dönüşüm öyküsündeki ilk cümlesine döndürdü. Ben kendimi bir böcek olarak hissediyordum onun yanında. Hiçbir şey bilmemenin bir ustayla karşılaştığında mücevher olduğunu onunla anladım. Evine davet etti. Bir konu konuşulurken gitti bir kitap getirdi. Açtı okudu. Bu olağanüstü bir şeydi. Nereye bakacağını bilmek… Sonra tiyatro kurduk birlikte. Teorinin kendisini bedensel olarak uygulama şansımız vardı. Büyük insanlar giderlerken de bir şeyler öğreterek giderler. Kütüphanesinin önemli bir kısmını bana hediye etti. Beni koroya almıştı sonra da tiyatroya aldı. Kara Tiyatro’yu birlikte kurduk. Kara Kutu Portakaldır grubu da müziksel olarak fikrin devamıdır…”

Gazete okunan bir evde büyür Teoman Kumbaracıbaşı, okudukları ona inandırıcı gelmeyince, 18 yaşında Anadolu’yu gezmeye başlar. Hayatında iz bırakan ilklerin kuvvetli yol göstericileri birden fazladır. İlk müzik hocası Cumhur Bülent Özsöz gibi…

“Cumhur Bülent Özsöz ilk müzik hocam, ilk notayı gösterendir. Yıllar sonra 38 yaşında tekrar gitara başladığımda bir gün konserime geldi. Son derece duygulu bir durumdu. Sizi müziğe başlatmış bir insanın konserinize geliyor olması yine bir devrim niteliğindeydi. Sonra kaybettik onu da. Zafer Diper de beni ilk tiyatro sahnesine çıkarmış, bana inanmıştır. Hayatın gerçekleri hakkında hangi insanın bana ne kazandırdığıyla ilgili bir tasnif yapsam bu üç insan önemlidir. Annem ve babamı da sayarım tabii. Benim düşüncelerimin gelişmesi için bir taraftan köreltmeye çalışırken, diğer taraftan ellerinden geleni de yaptılar. Before the Rain filminde olduğu gibi, Papaz önce tokat atar sonra sarılır aşık olmuş genç papaza… Ailem de bana hem papazlık hem de insanlık yapmıştır.”

Yaşamda daima hissettiği sıkıntılara bir ifade biçimi ararken, tiyatro sahnesinden sinema sahnesine geçişi Uğur Yücel’in Yazı Tura filmiyle olur. Sinema, bu ifade biçiminde yeni bir hedeftir artık onun için.

“Yazı -Tura’nın oyunculuk serüvenimin gelişmesinde çok katkısı oldu. İnsanlar filmden sonra ‘sen nereden çıktın’ dediğinde ben 15 yıldır tiyatro yapıyordum. Gizlenmek zorunda kalan cinsel kimliklerin merhabaları artmıştı bana, o filmden sonra. Tanış olma durumu… Cinsel kimlik tercihleri yargılanamaz. Cinsel kimliğin beyanı esastır! İnsan kendini ve cinsel kimliğini nasıl tarif ediyorsa esas odur. Başkasına hiçbir laf düşmez. Orada oyunculuğun dışında bir tavır da var.”

2005’te oğlu Deniz dünyaya gelir. Sanatçı için bu durum bir mucizedir. Her şeyi yeniden düşünme ve yön değiştirme zamanına imkan verir Deniz’in gelişi. Sinema ve tiyatro da kendini tam olarak ifade edemeyeceğini hissedince, hiçbir kısıtlamanın olmadığı bir alanda kendi müziğini yaratma yolunu seçer. Bunda en yakın dostu Metin Bozkurt’un çok büyük payı vardır. Birlikte yıllarca tiyatro yaptıktan sonra, tiyatrodan ayrılarak müziğin peşinden giden Bozkurt’un, ses mühendisi olmaya karar verişi onun için bir dönüm noktasıdır.

“Metin’in müzikten bahsederken yüzünde gördüğüm o özgür ve kararlı ifadenin ne olduğunu anlamak için ben de müziğin peşinden gitmeye karar verdim.”

İstediği hikayeyi istediği yerde anlatabildiği bir düzende son 10 yıldır müzik serüvenini sürdüren sanatçı önce Acaipademler müzik grubuyla şimdilerdeyse Kara Kutu Portakaldır müzik grubunda kendi ifadesiyle Şiir Tellallığı yapıyor. Okul yıllarında başlayan Kara Tiyatro fikri, yıllar sonra yine Metin, Teo, ve İzlem Oktay’ın gelişiyle, Kara Kutu Portakaldır müzik grubu olarak kara renginin içinde gizlenmiş güçlü ışıkla yolculuğunu sürdürüyor.

Kara siyah değil. Kara içinde bir damla ışık olan siyahtır.  Etraf karanlık ışık üretelim. Güçlü ışık ama…

“Konserde yapmaya çalıştığım şey, düşünme ve dinleme kültürüne estetik kazandırmak. Toplumun büyük kısmı estetikten uzak ya da uzaklaşıyor. Estetikten ve güzel sanatlardan uzaklaşan insanın düşünceleri sertleşir. Tek tipleşir. O zaman kavramlar üzerinden konuşma imkanımız kalmıyor. Kara Kutu Portakaldır müzik grubunda bir ortak zeminimiz var, o da en basit ifadeyle yaşam hakkıdır… Uçak düştüğünde kara kutusu rahat bulunsun diye rengi portakaldır.  Can simidinin ya da kurtarma botlarının da rengi portakaldır. Biz bu dünyadan göçünce arkamızda bir kara kutu bırakacağız. Biz bunları düşündük, yaptık, kaydettik. Birisi merak eder de, bu insanlar öldü gitti, ne yapmış derse, karakutuportakaldır.com’ da her şeyi görebilsinler istedik. Müziğimizle istediğimiz hikayeyi, istediğimiz yerde, istediğimiz kadar aktarabiliriz, hiçbir kısıtlama ve engel yok. Düşünsel ve şiirsel kapılar var, o kapılardan ben daha önce geçtim. Buyurun izcilik yapayım size, sizi gezdireyim diyorum. Bir düşünsel, şiirsel ve müzikal yolculuk içerisinde, kimliklerin olmadığı, coğrafyaların önemsizleştiği, güzelliklerin önemsendiği, cinsel kimliklerin, ana dillerin yargılanamaz olduğunu bıkmadan söyleme şansım var.”

Küçük yaşta yaşadığı ülkeyi bırakıp başka bir ülkeye uyum sağlayan, yaşamda bir derdi olan Teoman Kumbaracıbaşı, göçerlik halini bir yaşam biçimine dönüştürmüş gözüküyor. Yaklaşık 2 yıldır İznik’te göl kenarında doğayla ve canlılarla birlikte bir yaşam sürmeye çalıştığını anlatırken öte yandan İstanbul’da oturmanın çılgınca olduğunu da sözlerine ekliyor.

 “İnsan göçer bir varlıktır. Aşık oluyor göçüyor, parasız kalıyor göçüyor, coğrafi şartlar bozuluyor yine göçüyor. Göçmeyen insan yok ki! Hiç kimsenin sabit bir DNA’sı yok. Ben Octavio Paz söylediğimde Meksika’ya, Neruda ile Şili’ye, Puşkin’le Rusya’ya gidiyorum. Beni dinleyen insanlarla beraber gidiyorum üstelik oralara. Kaygusuz söyleyince 14.yy’a dönüyorum. Karacaoğlan’da 17.yy’a çıkıyorum. 5 dk. sürmüyor bu gezinti. Zamanda dikey, coğrafyada yatay hareket ediyorum.  4 ana kudreti barındırıyorum.”

Göl kenarında bir yaşam

“Bu adım adım gelen bir şeydi. Bir başarı değil bu. Bir yol hikayesi. Göçerlik devam ediyor. Hem ruhunun içinde, hem de bedensel göçerlik. Ben hiç 2 sene üst üste bir yerde yaşamadım. İznik’te bile 2. adresimdeyim. Sıkılınca gidersin. Ama kaldığın sürece oraya güzellikler katarsın. En büyük yolculuk insanın kendi ruhuyla yaptığı yolculuktur. Beden eskiyor, yavaşlıyor falan ama şiir, edebiyat insanı bu kabuğun ve görünmez gök kubbenin altında farkındalık alanında tutar. Şarkılar beni sertlikten kabalıktan uzak tutuyor. Aydınlık bir ışığın etrafında hareket etme imkanı veriyor. Tam sıkıştığın yerde müzik, sakinleştirir, çözüm aratır. İnsanlık savaşlara engel olacak bir gün. Bu bir insanın şeriata ya da devrime inanması gibi bir şeydir. Yöntemi hep birlikte bulmamız gerekiyor. Bir düşünceden zamanı alırsanız o düşünce gerçekleşmiş demektir. Ben Jules Verne’im.  Aya seyahati yazıyorum 1800’li yıllarda. Aya gidildi mi? Gidildi. Şimdi Jules Verne’ in düşüncesinden zamanı aldım. Aya gidildi mi? Gidildi. Biz kendi zamanımıza göre 70 – 80 yılı çok uzun zannediyoruz. O yüzden bugün düşüneceğiniz şeyin gerçekleşeceğine emin olabilirsiniz. Sadece ondan zamanı alın. O fikir gerçekleşmiş oluyor zaten. Ben dünyanın geleceğinde insanların barış içinde yaşayacağına inanıyorum. İnsan geleceği değiştirebilen bir varlık, bugün aya gitmek mesele değil, bir aracı güneş sisteminin dışına yolluyoruz. Ama Afrika’daki çocukları, kendi mahallemizde, burnumuzun ucundaki çocukları doyuramıyoruz. Bir gün insanlık o dağı bozmadan ve kimsenin canını yakmadan oradan altın çıkarmayı başaracak. O zamana kadar dağlara dokunmayalım.”

Dünyada nasıl yaşayacağımızın formülünü büyük ozanlar vaktiyle dile getirmiş. Teoman Kumbaracıbaşı yaptığı müziğin mirasçısı sayılan büyük ozanların, kendi deyimiyle tozlanmış olan bu sözlerinin havalandırıcısı olduğunu ve aradan çekilmenin önemli olduğunu düşünüyor.

Kaygusuz’da, Pir Sultan’da, Karacaoğlan’da sizin aradan çekilmeniz lazım.

“Aradan çekilirseniz yani ben ne güzel şarkı söylüyorum değil de, ben şimdi bir zikir yapacağım, bir şeyi zikredeceğim diyerek kendinizi çektiğinizde, söz size çırılçıplak ulaşır. Benim bir şey yapmama gerek yok. Zaten tüm çabam, meselenin içinden kendimi çekebilmek. Öyle söylemeliyim ki, sizin kulağınızı yıpratmasın. Kaygusuz şöyle der; “Kaldır perdeyi aradan gezelim bilece Tanrı.” “Kaldır perdeyi görem seni neye benzen koca Tanrı” der, Nesimi… Tevhid, Ene’l – Hak… Bunlar bugünün konuları değil ki, orta çağdan beri süregelen konular. Her devirde düşünülmeye, sorgulanmaya muhtaç. Ben tek başıma ben olamam ki! Ben ancak sende ben olabilirim. Pir Sultan’la, Kaygusuz’la, Karacaoğlan’la, Nazım Hikmet’le, Neruda’yla söylenmiştir.  Onların sözlerinin toplamına baktığınızda size zaten billur bir gökyüzü çıkıyor. Kendi sanat anlayışımı ifade etmem gerekirse, ben güzelde hakikati ararım ya da hakikatin içinde güzel olanı. Hakikatin kendisi tek başına güzel değil ki! Şiirin hakikati güzeldir ya da şiirin güzelliği hakikidir.”

Ne kadar melezleşirsek o kadar güzelleşecek dünya!

“Irkçılık, insanlığın birinci el frenidir. İnsanları durduran bir şeydir. Irkçılık öyle no racism ile çözülecek bir şey değil, yasayla çözülür. Yasayı koyar, cezalandırırsın. Sonra cezayı kaldırırsın. Ta ki insanlık, ırkçılığın insana dair bir şey olmadığını tam olarak kavradığı güne kadar… Biz ödül – ceza mekanizmasıyla büyümüş toplumlar olduğumuz için ödül ve cezayla anlıyoruz bazı şeyleri. Bir başkası daha güzel yaşasın diye ölüyoruz biz. Savaşın kazananı yoktur. Kaybedeni çocuklardır.  O çocukları nefretle, kinle, bu ölümlü dünyayla hemencecik tanıştırmaktan utanmıyoruz. İnsanlar sanatçı olsalar problemin önemli bir kısmı ortadan kalkacak. İnsanlığın gelmiş olduğu en üst seviye sanattır. Bilim gerçeği, sanat güzeli arar. Biz uzaya Across the Universe şarkısıyla sürekli sinyal yolluyoruz. Düşünürsek son derece kopuk bir şey ama duyarlarsa diye sürekli yolluyoruz. Sanatçı bir başkasına beğendirmek için yapmıyor ki işini. Sanatçı vicdanı dayanmadığı için çalışıyor. Düşünsenize günde 3 – 4 saat gitar çalan, doğada gezen, resim yapan insandan kötülük gelir mi? Vakti yok kötülük yapmaya. Çalıştırdığı işçinin hatırını sormadan yaşıyor insan. Hayata buradan baktığınız zaman benim kömüre ihtiyacım yok. Bizim insanlık olarak kömüre ihtiyacımız yok. Varsa da 1 kişinin bile canının yanmayacağı şekilde kömürü çıkarmamız lazım.”

Eksikliğin kendi özümüzde olduğunu çok evvel söylemiş kadim bilgeler ve ozanlar. İnsanlığın en büyük keşfi kendi içine yaptığı korkusuz yolculukla huzur bulacak gibi gözüküyor. Teoman Kumbaracıbaşı özüyle buluşup onu var oluşa sunacak cesarete sahip. Ve bir gün barışın ve sevginin insanlık için uzak olmadığını da biliyor. Yeter ki, inandığımız her güçlü düşünceden zamanı vaktinde kaldırabilelim.

Buket Şengül / Yazname – Röportaj

Nisan 2019

PAYLAŞ
Önceki İçerikSıla Karakaya: “Ben bir dünya yaratıyorum karakterler içinde var oluyor…”
Uludağ Üniversitesi Turizm İşletme & Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler mezunu. Reklamcılar Derneğinde aldığı Reklam-Strateji-İnteraktif Medya eğitimleri sonrası çeşitli reklam ajanslarında marka yöneticiliği yaptı. Pazarlama İletişimi, Sosyal Medya, Kişisel Gelişim ve Tasarım Kültürü üzerine eğitimler aldı. 2009’da kendi tasarım markasını kurdu. Öykü, söyleşi ve gezi yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. 2014’de kurulan Röportaj Atölyesi’nde, Röportaj yazarlığı eğitimi aldı. İletişim, Tasarım, Moda ve Sanat alanındaki partnerleriyle çoklu projeler geliştiriyor. İstanbul Art News’te yaratıcı alan söyleşileri yapıyor. Tiyatro ve sahne sanatları eğitimine devam ediyor. www.yazname.com ‘un kurucusu ve kreatif editörü.

CEVAP VER