“Şemsi Tebrizi,  Mevlana’nın kitaplarını suya bırakır ve der ki, kır kalemin ucunu, bundan sonraki yolculuğumuz aşk yolculuğudur, aşkı kalem yazmaz ki, kitaplarda bulasın…” Zamanın Şahidi (Aşk)

Kırdık kalemin ucunu düştük yollara… Kim bilir bizim aradığımız neydi? Hayatın içinde ne çok soru ve cevabı vardı, vakti gelince sahibine ulaşan…

Uzun yıllardır TRT İstanbul televizyonunda yapımcı ve yönetmen olarak sayısız projeye imza atan araştırmacı yazar İsmet Yazıcı’nın misafiri olarak, aşk’ı, insanı, manayı, suretleri ve ardında gizlenmiş olanları dinlemeye koyulduk. Zamanın ve mekanın sonsuzlukta kaybolduğu anlara şahitlik etmiş bir yolcuya tanıklık etmeye geldik.

İsmet Yazıcı, yaşamını kültür üretmeye harcamış gözlemci bir ruh. Bugüne kadar hazırladığı tüm belgesellerde evrenin içindeki sembolleri, manayı, var oluş sebebini ve özünde insanın hakikat yolculuğunu anlatıyor.

O her daim görünmeyenin peşinde, hissedilmeyenin değil!

Saklı kentlerin izinden, denizlerin birleştiği yere, bilincimizden süzülenleri bilinmeyene giden yolda keşfetmiş, suretlerin sırlarına açılan kapılarda simgelerin bıraktığı manaları ve insanın özünü aramış hep… Yaşamın içinde karşılaştığı tüm izleri ikram kabul ederek peşine düşen bir fikir ve hissiyat kadını İsmet Yazıcı.

Diyar diyar gezmiş, dinlemiş yeryüzünü, hissetmiş taşın bile ruhunu, toprağın sesini, suyun gücünü… Ve pek çok hikaye bırakmış ardında. İkramlarda bizim payımıza düşenlerse yine yazıyla buluşuyordu günün sonunda…

İsmet Yazıcı

Siz aslında öncelikle bir araştırmacı, sonra gazeteci – yazar ve tüm bu birikimlerin sonunda yönetmenlik mesleğini tercih edenlerdensiniz… En iyi anlatım yönteminin bu olduğunu düşündüğünüz aşikar ama yine de sormak istiyorum, anlatı dili oluştururken tür olarak yönetmenliği tercih etmenize neden olan asıl unsur neydi?

O kadar farklı zenginliği bir araya getiren bir şey ki, başlangıç belki gazetecilik ama televizyonun hatta belgeselin içinde her şey var. Duyguyu çok güzel besleyen görüntü ve müzik var. Ben hatta görüntünün kokusunu bile hissedenlerdenim. Yönetmenlik kendimi en iyi ifade edebileceğim alandı. Tabii ki kalıcı bir şey. Belgesel dediğimiz şeyin zaman aşımı olmuyor. 50 yıl önce çekilmiş bir belgesel hala kıymetli.

Suretteki Sır belgeselinizde Yazı Araçları diye bir bölüm var. Bu çalışmanın sonunda neler açığa çıktı yazının yolculuğuna dair?

Suretteki Sır benim kavramlarla ilgili yaptığım ilk belgeseldir. Bugünlere geliş halinin ilk talimi orada başladı. Etrafımızdaki nesnelerin fark etmediğimiz anlamlarını, kavramlarını ve yolculuklarını anlatmak için yola çıkmıştım. Yazı Araçları bir araçtı tabii ki, asıl anlatmak istediğim yazmak, kavramlar ve mana idi. Bütün bu araçlar matbaa, bilgisayar, daktilo, kalem, defter çok önemli ama tüm bunların en temeli, dünyaya düşmüş olan Cennetin Çocuklarının kendilerinde kayıtlı olanı aktarabilme derdi. Böyle bakınca o araçlar çok kıymetli. Kuran’da kalem suresi vardır. “Kaleme ve satır satır yazdıklarına ant olsun ki” diyerek, kaleme ve kağıda yeminle başlar. Hattatlar çok kıymetlidir bizde. Bir söz vardır, “Kuran Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.”

Bizim yazı sanatına çok önem vermiş bir kültürümüz var. İstanbul Nakkaşhane’sinde hattatların yongaları bile atılmazdı, nakkaşlar öldükleri zaman yongaların ateşiyle ısıtılan suyla yıkanırlardı. Bu kadar kutsaldır. Mana ve anlam her kültürde çok önemlidir. Öyle olmasaydı tapınakların başına “kendini bil” yazılmazdı…

Bilmek ve bilginin serüveniyle yolculuk eden insanoğlu…

Bilgi çok kıymetlidir. Çok eski uygarlıklarda da bunun izlerini görüyoruz. Sümer tabletlerinde şunu fark ediyoruz: bilgi ve bilgelik gökten indirilmiştir ve tanrılar bilgiyi öğretip yazdırmışlardır. Mühim olan yazının arkasındaki derinlik, biz surete takıldığımızda anlamı kaybedersek eğer yazı da anlatamaz kendini. Dizilişi de çok önemli tabii. Tevrat hattatlarına tembih edilir, “sakın ola bir harfi eksik, yanlış yazmayın dünyayı yıkarsınız” diye.

“Söz yaradılışla başlar”

İslam tasavvufunda kalem, yaratılmış ilk aklı temsil eder. Sonra külli nefis yani levha yaratılmıştır. Levhaya kalemle kayıt yapılmıştır. Uzakdoğu’da akaşik kayıtlar, bizde Levh- i Mahfuz; her şeyin bilgisiyle doğmuş ve korunmuş olan levha. Bir yoruma göre de bu levha insandır. Bilgiyle donatılmış insanın göreviyse o bilgiyi açmaktır. Benim derdim de hep bu oldu çektiğim belgesellerde. Ben nasıl bir levha ya da ayna idim ve bu aynadan hangi sözle yansıyacaktım evrene. Hepimizin yansıtacağı biricik, özel bir sözümüz var.

İletişimin vazgeçilmez unsurları semboller ve kavramlarla ilgili de çalışmalarınız var. Kitabınızda sözcüğü tanımlama çabaları ve yazılı kültüre dair tespitler çoğunlukta. Bu yoğun ilişki ve analiz ne zaman ve nasıl başladı, hala devam ediyor mu? Hayatınızın içinde kullandığınız bir şeye dönüştü mü?

Eğer bir şeyi hayatınıza dahil etmiyorsanız o şeyi zaten yapmıyorsunuzdur. Benim yol alış yöntemim bu. Ben o hale girmeden, üretemem. Siz kendinizi ne kadar teslim edip o hale giriyorsunuz önemli. O hali hissettiğiniz zaman da çok büyük laflar etmenize gerek kalmıyor. O kadar doğal akıyor ki her şey. İş bittiğinde tüm bilgileri siliyorsunuz. Örneğin harfleri aklınızdan siliyorsunuz ama manasını gıda olarak ruhunuzda bırakıyorsunuz. Her seferinde her şeyi unutarak başlamayı sevenlerdenim. Her projenin sonunda hiçbir şey bilmediğini anlıyor ve tadını hüznünü ve duygusunu hayranlıkla izliyorsun. İnsanın yolculuğunu anlatan “Yolcu” diye bir program hazırlamıştım ve 4 elementi ( ateş, su, toprak, hava) kullanarak anlatmıştım. Örneğin toprağın sesi farklıdır. Suyun sesi hükmeder, dağıtır ortalığı. Ateş yakar. Hepsi biz ama hepsi başka tatlarımız.

Daimi üretim halindesiniz muhtemelen, bu kadar yılda ne çok çalışma hazırlamışsınız.

Saklı Kentin Sırdaşı

Üretmediğim zaman mutsuzum çünkü ürettiğiniz şeyler sizin mürşidiniz oluyor. Proje üretmek sizin içinizde bir şeyleri tetikliyor. Ürettikçe kapasitenizi zorluyorsunuz. Toplum sizi sınırlıyor ama onlara direnç gösterip “bir dakika benim içimde başka şeyler de var. Benim söyleyebileceklerim sizin öğrettiklerinizin dışında” dediğiniz zaman, sınırları aşıp çok daha yüksek kapasiteyle çalışıyorsunuz.

Yaptığınız çalışmaları inceledikçe gerçekten insan heyecanlanıyor. Kalem ve kağıt üzerine yapılan belgeselin çıkış noktası neydi? Ne gibi sonuçlar elde ettiniz?

Çıkış noktası saklı kentin sırdaşı. “Saklı Kentin Sırdaşı” burada insan tabii. Aslında o saklı levha ile bağlı. Her şeyin kaydedildiği ve bozulmadan korunduğu o levha, kimi yorumlara göre ki ben de katılıyorum, insan. Olmuş olan halimizden, olacak olan halimize doğru yürüdüğümüz şu yalan dünyada insan saklı bir levha olarak geliyor. Kendine de saklı, dünyaya da. Bunun ne kadarını açacak, ne kadarını hak edecek. Sizin bir şeyleri üretip anlatabilmeniz de biraz hak etmenizle ilgilidir. Sizin saflaşıp egoyu bırakmanız ve teslim olmanız ise hak edişe giden yoldaki çıkış noktasıdır. Ben hem çok kıymetliyim hem de bütünün bir parçası olarak bir zincirin parçasıyım. Böyle bir teslimiyete gelmeden hak etmemiş oluyorum. Biraz yıkanıp, arınıp girilir işlere. Önemli bir kapıdır o ikram kapısı. Onun tadını alabilmen için o kapıdan temiz girmen lazım. Biliyorum ki ben bu kapıdaki İsmet olmayacağım, ilerde bir kapı var. Oradaki İsmet olacağım. O arada inanılmaz güzellikler yaşayacağım. Bilmediğim bir diyara giriyorum. Ben bir susayım. Davet edenler ancak tevazu karşısında selam verir. Selamlarını aldığımda o iş bambaşka bir hale dönüşüyor. Buluştuğumuz insanlar hayat rızıklarımız. O yüzden üretmeyi seviyorum. Birbirimizden nasipleniyoruz. Bektaşi kaşığı gibi bu biraz…

İşlediğiniz konuların her biri ayrı bir kitap doluluğunda. Okumak istiyorsunuz izlerken. Aslında biraz görünenin ötesindeki görünmeyenler üzerinden bir anlatım hissiyatı var. Bu mistik alanı tanımlama ihtiyacı mı?

Hayatın bir zahiri, bir de batıni kısmı var. Görünen kısmı da güzel. Ama ben görünmeyen kısmının talibi olmuşum. Bu yola girince de daha mistik bir hikayenin seyrine dalıyorsunuz. Dünyasal bilgi, sezgi ve keşifle dolanmış iki kanadın korumasında bütün bu hikayeler oluyor. O kısım beni daha çok etkiliyor çünkü ruhumla temas ediyor. Benim yolum bu. İçime kazı yapmayı seven biri olarak derinliğimi ve varoluşumu arıyorum. Görünenin kesmediği bir yanım var o ağır basıyor. Burun direği oralarda sızlıyor zaten. İnsan var olduğundan beri görünmeyene temas çok önemli olmuş. Aslında bir şeyleri dönüştürmek için o batıni kazıyı yapmak gerekiyor. Önce kendimize, sonra 3 cümle de olsa dünyaya ve insanlara bunu hatırlatmak gerekiyor. Hatırladığımızda kalpler o zaman yumuşayacak. Adem ile Hava neden gelmiş dünyaya? Bilmeye ve öğrenmeye…

“Yaratanım olan imajlarla yüzleşip, onları kimi zaman sorgulayarak, bir kerelik de olsa kendi aynalarımı yakaladım. Şimdi buradayım, bir seyirlik olarak yaşadığım hayatta… Noktayı koydum; aynalar dünyasında dolaşmaya hazırım…” Biz imajlar dünyasında yaşayan sıkı hologramcılar mıyız yoksa?

96 yılında hazırladığım “Kitle İletişiminde İmaj” konulu yüksek lisans tezimden bir alıntı. Bir kırılma ve içimi deşeleme hali diyelim. Yazarken epey üzüldüğüm bir zamandı. O yüzden bu kadar duygusal bir ön söz yazmıştım. Bize ne yapmamız gerektiğini sürekli hatırlatan bir sistem var. İşte oradan çıkış noktasıdır bu 2. kitap ve tüm belgeseller. Bir anlamda sistemleşmiş olan imajlar dünyasına meydan okumak gibi.

Nasıl bir dünyaya doğru gidiyoruz?

İnsanlığı kontrol o kadar fazla ki 15 yıl sonra bir insanın kendi aklıyla baş başa kalamayacağı bir sisteme doğru gidiyor gibiyiz. Ama asıl sıçrama belki orada başlayacak. İnsan dediğimiz varlık hem çok zayıf hem de çok kudretli. Sanıldığı gibi teslim olmayabiliriz.

Robotlar dünyasına ruhlarımızla mı karşılık vereceğiz?

Ben de heyecanla bekliyorum. Hayata nasıl dahil olduğumuz ile ilgili bir şey var. Bugün de yaşarken benzer bir durum yok değil mi? Hayata diğerlerinin fikirleri ve teslim oluşumuzla mı dahil oluyoruz yoksa kendi fikirlerimizle mi var oluyoruz? İlkini yaşayan bugün de robot. İnsan olmanın hakkını verenlerin ve sorguyu başlatmışların artacağını düşünüyorum. Çünkü ancak bu şekilde devam edebiliriz yoksa tür silinir gider.

Hollywood senaryoları nasıl yaratıcı bir kanaldan besleniyor olabilir. Bize gelecekte yaşayacağımız hayatı bugün film şeklinde sunuyorlar…

Onlar gelecek mühendisleriyle çalışıyorlar. Öngördükleri hayata insanları  hazırlamak üzerine çalışmaları. İki farklı varlık karşı karşıya gelecek. Bir sistemin planını inşa ettiği geleceğe doğru seni yönlendiren bilim adamları, yaratıcılar, bir de kendi sahici doğasına kendi kudretiyle temas edip, insan olma onuru ve donanımıyla kendini var edecek kitle olacak. Orada Hollywood senaryolarından daha büyük bir senaryo karşılarına çıkıp şok edebilir. Onu henüz bilmiyoruz.

Günün sonunda insanın ulaşması gereken bir nokta var. O nokta sizin için nedir? Sevgi nerede duruyor?

Ben öncelikle insanın kendisini sevmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Aşk ve sevgi yıpratılmış kavramlar. Sevmek dediğimiz şey de kendini kabullenmekle ilgili. Mesela ben yapabileceklerimi ve yapamayacaklarımı önceden bilmeyi tercih edenlerdenim. Öteki türlüsü hayal oluyor. Tamahlarım yok. Öyle olunca huzura geliyorsun. Huzurun başladığı yerde de sevgi başlıyor. Günün sonunda tüm bu uğraşılarımız bir vesile. Hepsinin özünde adının ve kendi mananın hakkını verebilmek var. Kendine vereceksin tabii başkalarına değil. Sonsuz bir sükûnet denizinde de her şey ilerlemiyor. Kendini inşa etmek, manaları doğru kurgulayarak olabilir.

Çalışmalarınızda bir nevi evrensel kültürü işliyorsunuz aslında. Hayatın içindeki bütün katmanlarda geziniyor ve onu bizlerin alabileceği en güzel forma sokuyorsunuz. Anlatmak istediğiniz yeni şeyler var mı?

O kadar derin bir alan ki, sonsuz diyebiliriz. İki projem var onları yapmak çok istiyorum. Her proje kendi içinde doğuyor zaten. Eğer bir projenin hakkını vermişsen ötekine yolluyor seni.

Bizim coğrafyamızda ortaya çıkan ürünlerle, dış dünyanın sunduğu ürünlerin farkı ne? Bu coğrafyanın üretim ve kültür merkezi olduğuna inanıyorum.  Birilerine göre değil de sana göre olanı işliyor olman gerekir. Hissiyatlar daha farklı. Bir yaramız kanarken başka bir yerde diğer derin hikayemiz açılıyor. Sokağa çıkınca sizi o kadar çok uyaran var ki, hiçbir ses yok olmuyor. Anadolu nasıl büyük bir kazı alanı. Bu toprakların farklı bir harmanı var. Yaşadığınız coğrafya sizin algılarınızı, hislerinizi değiştiriyor. Bağ kurmak çok önemli. Anlattığınız her ne ise bir insan, bir taş vs. o olmak zorundasınız. Eğer siz taşı anlatırken o taş olamıyorsanız, o taş kadar soğuk, katı, o taş kadar eski, görmüş, tanık olmuş olamıyorsanız onu anlatamazsınız.  Onun binlerce yıl öncesinden başlayan bir hikayesi ve bir anlatısı var. Bunu o olmadan anlatamazsınız. Onu anlamazsanız anlatamazsınız. Anlatsanız da sahici olamazsınız. Biraz hissedişlerle ilgili. Ve benim için bu temas çok önemli; birinin yaptığı işle ne kadar temas edip etmediğini izlerken anlayabilirsiniz.

 

 

 

PAYLAŞ
Önceki İçerikİçeriğin Yeni Öncüsü “Marka Gazeteciliği”
Sonraki İçerikYazının Yolculuğu
Uludağ Üniversitesi Turizm İşletme & Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler mezunu. Reklamcılar Derneğinde aldığı Reklam-Strateji-İnteraktif Medya eğitimleri sonrası çeşitli reklam ajanslarında marka yöneticiliği yaptı. Pazarlama İletişimi, Sosyal Medya, Kişisel Gelişim ve Tasarım Kültürü üzerine eğitimler aldı. 2009’da kendi tasarım markasını kurdu. Öykü, söyleşi ve gezi yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. 2014’de kurulan Röportaj Atölyesi’nde, Röportaj yazarlığı eğitimi aldı. İletişim, Tasarım, Moda ve Sanat alanındaki partnerleriyle çoklu projeler geliştiriyor. İstanbul Art News’te yaratıcı alan söyleşileri yapıyor. Tiyatro ve sahne sanatları eğitimine devam ediyor. www.yazname.com ‘un kurucusu ve kreatif editörü.