“Yeni Tiyatro Yeni Metin Projesi kapsamında… Galata Perform ve Fransız Kültür Merkezi İşbirliği ile davetli… Samuel Gallet; yazar, yönetmen, oyuncu. Dramatik şiirler, rüya temasında çalışmalar… 2015’ten bu yana Fransa’nın en önemli oyun yazarlığı bölümünü içeren ENSATT’ta bölüm başkanı.”

Uçakta yukarıdaki açıklamaları okuyorum. Akşama bu kişiyle ve hiç tanımadığım katılımcılar ile bir yazı atölyesine başlayacağım. Ancak aklımda sağ ayakkabım var. Tatilde yanımda götürdüğüm tek ayakkabı son gün parçalandı.

Uçaktan iner inmez soluğu bir mağazada alıyorum. Aklımda ayağımdakine benzer bir spor ayakkabı almak var. Ancak beyaz isteğimin yerine simsiyah ve sonradan öğreneceğim kadarıyla bir erkek ayakkabısı alıp çıkıyorum. Kendi kendime bu atölyenin farklı olacağını söylüyorum.

chaussures

BİRİNCİ GÜN; PAZARTESİ, CUT-UP

Galata Perform’un kule dibindeki yerine doğru yürürken yeni ayakkabılarım sıkıyor. Yenidir, alışırım diye kendimi telkin ediyorum. İçeri giriyorum. Samuel Gallet’yi görüyorum. İlk başta dikkat etmiyorum ancak kısa bir süre sonra fark ediyorum ki ayağında yeni aldığım ayakkabıların aynısı; rahatça sınıfa süzülüyor, derse başlıyor. Bense oturduğum yerde ayağımdan gelen sızlamayı hissediyorum. Bir yazıya başlayacağım zamanki duygunun aynısı; sıkışmışlık.

Ben kendimi sıkışmış hissederken Samuel düşünmeden, hızlıca yazacağız diyor ve başlıyor: isminizi, soyadınızı yazın, içindeki harfler ile bugün hissettiklerinizi anlatan 10 kelime bulun. Birbiri ardına içimizdeki sözcükleri çıkartan alıştırmalar geliyor: “şimdi bir yere gidiyorsunuz, yanınıza neler alacaksınız? bir yerden bu şehre dönüyorsunuz, döndüğünüzde neler olmasın? bugün sabah evden çıkıp ilk varış noktanıza kadar neler gördünüz? peki 10 yaşında kapıdan çıkıp okula kadar neler ile karşılaşıyordunuz? 4 tane tatil anınız… Yanınızdaki bir kitabı açın, kitap yoksa telefondan haberlere, mesajlara bakın; 20 kelime seçin. Ve şimdi dışarı çıkın 20 dakika gördüklerinizi not edin. CUT-UP yöntemiyle tanışma böyle oluyor.

Sınıfa döndüğümüzde Samuel atalarınızı düşünün, atalarınıza sevdiğiniz yazarları, yönetmenleri de ekleyin, onları “O ki…” ile başlayan cümleler ile anlatın önerisini sunuyor ve ekliyor: “son olarak tüm bu topladığınız kelimelerden esinlenerek bir monolog yazın”.

Bu kadar kolay yazdığıma inanamıyorum. Bu metnin mükemmel olmadığının farkındayım ancak içimi gösteren bir ayna olması bakımından çok kıymetli.

İlk ders bitiyor, kalemim hızlansa da ayağımda oluşan yaralar ile yürüyüşüm yavaşlıyor.

IMG_6155

İKİNCİ GÜN; SALI, RAPSODİ

Siyah ayakkabılarımı evde bırakıyorum. Acıdan kaçıyorum. Sınıfta yerimi de değiştiriyorum. Bütün bunları yapınca sanki yeni bir ben olacağımı sanıyorum. Çok yanılıyorum.

Bugün bizi bekleyen Rapsodi oluyor. Uyuyakaldığımız yerleri yazmak ile başlıyor akşamımız. O yerlerden en travmatik olanı ile devam ediyoruz. Önce orayı bir tanıtıyoruz, içine birini yerleştiriyoruz, yerleştirdiğimizi sadece fiziksel olarak kurgulayıp sonrasında duygusuna giriyoruz, o kişinin o yerden 1 saat önceki mekanına gidip orada neler yaşadığına bakıyoruz, geri dönüyoruz, varış yerinde neler olacağını hayal ediyoruz ve hop yeniden ilk mekanda karakterimizle başbaşayız, neler düşündüğüne odaklanan bir yazı kalem alıyoruz. Yazılardaki kişiselliği toplumsal olaylar ile birleştirme denemesi yapıyoruz; çadırdan mülteci kamplarına, çekilecek bir arabadan referanduma uzanmak gibi. Karakterlerin kime konuştuğu da üzerinde durduğumuz konulardan oluyor. Kime konuşuyor bunlar?

Oturum biterken sorularımız iki gündür uyguladığımız metodlarla alakalı. Samuel reçete değil bunlar diyor. Herkes kendi yöntemini kendi bulmalı. Önemli olan yazıdaki tıkanıklığı gidermek. Yazmak bir öğrenme süreci: “Yazmaya başlarsın ve nereye gideceğine bakarsın”.

Anlıyorum ki değişmeyen sıkışıklığı gidermenin yolu siyah ayakkabılarımı çıkarmaktan değil, onların içinde yeni yollar keşfetmekten geçiyor.

image1

ÜÇÜNCÜ GÜN; ÇARŞAMBA, RÜYALAR

Ve rüyalara giriyoruz. Artık ayağımdaki acıların bir illüzyon olduğunu düşünüyorum. Rüyalarda kaybolmaya hazırım. Sınıftaki yerim dünkü ile aynı ve ayağımda sıkan siyah ayakkabılarım ancak ben rüyalar alemindeyim.

Samuel bu akşamı birbirimize anlatacağımız bir rüya ve bir kabus ile başlatıyor. Bizi gruplara ayırıyor. Grup içlerinde kesik öküz başları, ikram edilmeyen bamya yemeği, düşülen merdiven boşlukları, arkasından seslendiğimiz ölüler paylaşılırken Samuel bizi gerçeğe çağırıyor. Bir haber bulmamızı istiyor. Bu kez gruplara cinayetler, kayıplar, intiharlar karışıyor. Akşam, gruptaki her katılımcının rüyalar ve gerçeği birleştiren monologları ile bitiyor.

DÖRDÜNCÜ GÜN; PERŞEMBE, EKİP ÇALIŞMASI

Dünkü grup çalışmasının bittiğini düşünüyoruz ancak yine oradan başlıyoruz. Ayağımdaki ayakkabıyı üç kere üst üste giyince artık vurmayacağını sanmam gibi.

Samuel gruplardan dün üyelerin tek başlarına yazdıkları monologları kullanarak birlikte bir sahne çıkarmasını istiyor. İşte başka bir açılım. Ne istediğini tam olarak anlamamız ve birlikte üretmemiz kolay olmuyor. Denemeye girişiyoruz. Konumuz kadın cinayetleri, içinde her birimizin rüyaları. İç içe geçiyor, yeni bir rapsodik uygulama oluyor.

Gruplar bir bir malzemelerini döküyorlar. Dört çocuğun intiharına karışan kurt ile kuzu hikayesi, abisinin öldürdüğü bir kızın rüyaları gibi sahnelerle yine başka dünyalarda yolculuklardayız.

IMG_6136

BEŞİNCİ GÜN; CUMA, SÖYLEŞİ

Bugün ders yok. Fransız Kültür’de söyleşi, okuma ve gösterim var. Samuel’in dört gündür bize anlatmaya, denetmeye çalıştığı metodları nasıl kullandığını görüyoruz. Yazdığı ve oyuncularından biri olduğu La Bataille d’Eskandar oyununda müzikle şiirin iç içe geçişine tanık oluyoruz. Konusu icra memurlarının evine geldiği, 8,5 yaşındaki oğlu ile yaşayan bir kadının içinde bulunduğu felaketi intikam duygusuyla herkes için hayal etmesi ve şehrin felakete sürüklenişi.

Atölyenin başından beri değindiği bir şey şimdi daha net: insanın kendine tuzaklar kurması, yok oluşa doğru giderken kendini yeniden yapılandırması. Samuel’in karakterlerinin çıkmazda, harekete geçme zorluğu çeken kişiler olması ancak umutsuz olmamaları. Bu kişilerin bir koro halinde başlayıp, bireylere dönüşmesi, benzerlerinin dünyanın her bir yanında oluşu ve metnin evrenselliğe ulaşması.

Aslında son oyunundan başlayıp ilk çıkış noktasına dönüyoruz; Charlotte Beradt’ın, Rêver Sous le IIIe Reich (Üçüncü Reich döneminde Rüya Görmek) isimli kitabı. 1933-1939 yılları arasında 300 Alman’ın rüyalarının toplanmasından oluşmuş bir kitap bu. Özgür olduğumuzu zannettiğimiz rüya alanının da aslında iktidar tarafından ele geçirildiğini gösteriyor. Ve biz rüyaların izinden giderek ne kadar tutsak olduğumuzu görebiliyoruz. Samuel’in yarın belirteceği gibi rüyalarımızla ve hayal gücümüzle ilgilenmek farkındalık boyutumuzu artırıyor, içimizde başka bir yaşam alanı yaratabiliyor.

ALTINCI GÜN; CUMARTESİ, KARAKTER

İlk kez derse gündüz vakti başlıyoruz. Yeni bir üçüncü sayfa haberi seçiyoruz. Bu haber için üç farklı sahne yazımı deniyoruz.

“Ben” demeden içine girdiğimiz bir duygudaki (öfke, yorgunluk, mutluluk…) fiziksel halimizi anlatıyoruz: saç dipleri karıncalanıyor, eller uyuşuyor, ayak tırnakları çekiliyor…

Şimdi bu fiziksel durumu çalıştığımız haberdeki karaktere yerleştiriyoruz. Benimkinden hayvanlar için açlık grevi yapan ama aynı zamanda yemeği de çok seven bir karakterin yalvarışı çıkıyor. Birbirimizin sahnelerini dinlerken başlıklar bulmaya çalışıyoruz: imanlı direniş, ruha tecavüz, Robin Hood…

Samuel son günde devrelerimizi karıştırıyor. Bu karakteri tanıyan üç kişinin ağzından onu anlatın diyor. O bitiyor, bu karakterin üç farklı yaşında neler yaptığını yazın diyor. Ve son olarak karakteri onu tanıyan kişilerinizle konuşturun diyor.

Tüm yazımların sonunda her şey birbirine karışmış gibi dursa da bir karakterin etrafında dönmüş oluyoruz. Sağına soluna, kolunun altına, başının arkasına bakıyoruz. Belki de en önemlisi o karakterden çıkanlar ile kendimizde ne biriktiğini görebiliyoruz.

Ekran Resmi 2017-03-16 14.59.14

YEDİNCİ GÜN; PAZAR, YAZIYORUM

Bugün Samuel, ilk kez geldiği İstanbul’dan Lyon’a dönüyor. Ben ise bir gün önce yaptığımız söyleşi kayıtlarını dinlerken bir anda tüm haftayı yazmış buluyorum kendimi. Annemin dediği gibi yaptığım bir işte derinine inmeden bırakamıyorum belki de.

İlk sorum neden rüya ve fikir toplamayı anlatırken Fransızca’da hasat etmek anlamına gelen “récolter” fiilini kullandığı idi.

– Üzerine düşünmemiştim. Ancak fikirleri toplarken öncesinde bir ekim işlemi olduğuna katılıyorum. Rüyalar ile ilgili çalışma yaparken insanlardan toplamamız için insanların o rüyaları görmeleri gerekmesi gibi. Atölyemizde ise kitaplar, okumalar ile fikirler ekiliyor. Ben değilim tabii ki fikirleri eken. Sanırım çekirdeklerden doğmak.

En zorlandığım alan başkaları ile yazmak. Samuel ile paylaştığımda bu durumun Fransa’da da değişmediği ortaya çıktı ancak:

– Birlikte çalışmak hiçbir zaman kolay olmuyor. Egolar her zaman var. Ama birlikte çalıştığım yazarlarda güçlü bir yeni yöntem yaratma isteği olduğunu görüyorum. Birlikte, tek başımıza olduğumuzdan daha zekiyiz. Bu yardım eden bir şey. Birlikte çalışmak her şeyi aynı yapmak demek değil. Aslında birbirimize yardım ederek farklılaşıyoruz.

Atölye boyunca “böyle düşünüyorum ancak bu doğru olmayabilir” şeklinde dile getirdiği açık fikirlilik üzerine konuştuk:

– Kanılardan oluşan fikirlerim olduğunu biliyorum. Özellikle bir atölye yürütürken “bu böyle yapılır” denemeyeceğini düşünüyorum. Çünkü her bir kişinin farklı görüş açısından ilginç bir şey üretebiliriz. Bu aslında kolektif zeka. İkinci olarak tiyatroda yazabileceğimiz tek bir model yok. Endüstri devrimi, bilinçaltı, Tanrı sorgulaması sonrasında tek bir modelden bahsetmek absürt olur. Düşüncelerimi gerçek olarak değil olasılık olarak görüyorum.

Samuel Gallet’nin yazıya başlaması 11 yaşındaki bir rüyası ile başlıyor. Kendisini gerçek hayatta çoğu zaman didiştiği ancak çok yakın olduğu kızkardeşi ve kuzeniyle birlikte fantastik bir ülkede görüyor. Rüyadan uyandıktan sonra günlerce kızkardeşine oraya gidip gitmediklerini soruyor. Ve sonunda o ülkede geçen bir kurgu romanı yazıyor. Böylece başlayan yazı yolculuğu şiire, şarkı sözlerine, çizgi roman senaryolarına ve oradan da 17 yaşında tiyatroya uzanıyor.

– Tiyatro bana şiiri, müziği ve yazmak istediğim hikayeleri birleştirme fırsatı veriyor.

Ayaklarımdaki delici acı ve beynim yazmaktan zevkle dolu bir şekilde geçirdiğim bir haftanın sonunda dönüp kendi yazma serüvenime baktım. Çoğu zaman yazmak aslında gazetecilik okuyan, düzenli günlük tutan annemden kalma bir şey diye düşünürüm. “Emin değilim hayatta yapmak istediğimin bu mu olduğundan?” der dururum. Özellikle de istediğimi yazmakta zorlandığımda. Başka ilgi alanları aramaya koyulurum. Bu alanlarla bir yandan kendimi besler ancak yazıyı da geciktiririm. Çünkü sonunda her zaman yazarım.

Samuel’e başka neler yaparsın diye sorup “Başka bir ilgi alanım yok, edebiyata aşırı bağlıyım.” cevabını aldığımda, aynı ayakkabının içinde nasıl bu kadar rahat yürüdüğünü anladım.

 

Banu Kibar / Röportaj Yazarı