Zamanın birinde ateşin çevresinde ayı postundan kostümüyle ilkel dansçılar başlatır ilk tiyatro sahnesini. Bugünün tiyatrosunda olmazsa olmaz üçlü; taklit, eylem ve toplu katılım vardır içinde… Önceleri dini ritüeller’de doğum ve ölüm gibi sebeplerle sahne performansları ile başlasa da, zamanla evrilerek tüm bu uyumlu ve uyumsuz davranışlar tiyatro sahnesini yaratır. Tiyatro nedir? sorusunu sorar ünlü Poetika’sında Aristo… Bugünün modern tiyatrosu ise yeryüzünün ilk taklit ustalarına halen çok şey borçludur…

Hamlet ve Puck’la buluşma vakti

Genel Sanat Yönetmeni M. Gökhan Bulut’un 2009 yılında yönetimini devraldığı Sarıyer Belediye Tiyatrosu, ilk oyunu Küçük Prens ile kapılarını açar.

Bölge Tiyatrosu olarak kurulan Sarıyer Belediye Tiyatrosu, kurulduğu günden bugüne farklı izleyici gruplarına çeşitli türde oyunlar sergiler. Bugün Belediye Tiyatrosunda çocuk atölyelerinden yetişkin atölyelerine uzanan geniş bir yaş grubuna teorik ve pratik eğitimler veriliyor.

Eğitim süresi içinde Antik Yunan’dan başlayıp geleneksel Türk Tiyatrosuna dek süregelen tarihsel gelişimi incelediğimiz Çarşamba toplantıları, sizi Hamlet ve Puck’la buluşturup tiyatro tarihinde keyifli bir gezintiye çıkarırken, eğitimlere hafta sonları oyunculuk atölyesi ile devam ediliyor.

M. Gökhan Bulut, yönetmen Abdullah Alparslan ve oyuncu Tuna Öztunca’nın da katıldığı dersler tam bir akademi havasında geçiyor. Tiyatro sanatına dair her duyguyu tadarak ilerlediğimiz, 60 kursiyerle çıkılan yolculukta doğaçlama gelişerek, tirad ezberleyerek, oyun yazarak, yazdığımız oyunu yöneterek 2017-2018  sezonunu tamamladık.

30 yılı aşkın tiyatro serüvenlerinin uzunca bir bölümünü birlikte sürdüren M. Gökhan Bulut, Abdullah Alparslan ve Tuna Öztunca’yla tiyatro yaşamı ve eğitim sürecine dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Ortak dertleri olan insanların bir çatı altında toplandığı yer diyebilir miyiz, Sarıyer Belediye Tiyatrosu için?

G.B: Ortak dertleri zamanla değişkenlik gösteren ama dinamizmini güncel olandan alan, statik düşünceden uzak, dinamik değerler oluşturmaya çalışan insanlardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Uzun süre birlikte tiyatro yapan Sarıyer Halk Eğitim Merkezi ve Sarıyer Sanat Tiyatrosu birlikteliği ile ortak bir kültür ve bakış açısı oluşturduğumuz Abdullah, Tuna ve diğer arkadaşlarla birlikte geleneği devam ettirme çabalarımız aslında. Üretimin etiği, kuralları ve uygulanması konusunda genel olarak anlaşmış ama içeriği konusunda değişkenlikleri tartışarak çözmeye çalışan ve uygulayan bir tiyatro topluluğu diyebiliriz bize.

A.A: Biz konsept tiyatro yapmıyoruz.  Belediye tiyatrosuna kurum tiyatrosu olarak bakarsak o kadar konsept olamadık henüz. Belki ileride olabiliriz. Ama başlangıç olarak burası herkesin kendini rahatlıkla ifade edebileceği bir yer. 9.uncu seneye girdik burada. Daha da uzun yıllar sahnede tiyatro yaptık Gökhan ve Tuna’yla. Ortak kriterlerimiz oluşuyor zamanla tabii. Mesela sahnede samimi olmak… Gelenek oluşturmak kolay bir şey değil. Ortak bir dilimiz var. Yeni katılanlar da kolay adapte olabiliyor.

Sahnelenen oyunlar açısından da mı öyle?

T.Ö: İş ucundan kıyısına senin o seçtiğin farklı türdeki oyunları nasıl işlediğine ve sahnelediğine dayanıyor. Sarıyer Maden’de,  İstanbul’a sonradan göçmüş kültürel yapısı belli bir kalıba dayalı birisi de o oyundan hoşlanabilir. İlla entelektüel bir tiyatro seyircisi gibi davranmayabilir. O anlamda gerçek tiyatro böyle bir şey. Kaynağı belli. İnsanlığın kökeninden itibaren geldiğini düşünürsek başından beri insanların toplu katılım gösterdiği bir olaydan bahsediyoruz. Bu çağda klasik metinlerin modern yorumları da böyle olmaya başladı. Tiyatro yapıları değişmeye başladı. Seyirci oyuncuyla iç içe artık. Burjuva tiyatrosundaki o klasik çerçeve yitip gitmeye başladı. Biz de klasik yapıdayız ama geleneksel ya da açık fikirli oyunlar oynadığımızda bu yapı kırılıyor. Kırılmalı da! 1800’ lerde o başka bir şey ifade ediyordu. Sahnedeyken  telefonu çalan seyirciye oyuncunun dönüp, “ konuş sen konuş”  demesi 4.duvarı yok etmiş oluyor.

Tiyatronun asli görevi nedir sizce?

G.B: Asli görev deyince bir tuhaf oldum. Bir görevi olmalı mı? İşlevi diye düşünürsek daha doğru olur kanısındayım. Tiyatronun asıl işlevi zamana bağlı olarak nasıl ve ne şekilde yapılacağı konusu çeşitli farklılıklar gösterse de “eğlendirmek” tir. Benim tiyatro anlayışıma göre mutlaka insana dokunarak, farkındalık yaratmak için çaba sarf ederek yapılmalıdır. Yaşamıma kattığı sanatsal bakış açısını ve kültürü seyirci ile paylaşmakta önemli bir misyon olarak varlığını sürdürüyor.

A.A: Ben tiyatroya başladığımda içine kapanık sıkılgan bir adamdım. Sahnede başka biri oluyordum o yüzden tiyatrocu oldum.  Bu sorduğun sorunun cevabı çok sonra veriliyor. İnsanlar “ tiyatro mesaj verir” der hep, bunlar bireysel nedenler değil bizim için. Tiyatroyla dünya değişir mi, değişmez ama mutlu olup güzel zaman geçirirler.

T.Ö: Dönemsel açıdan bakıldığında aslında devrimlere çok yakın bir yerde duruyor tiyatro ama şu an çok etkili değil. Bütünü düşündüğünde, değişim olacaksa kişiyi değiştirmekle başlar. Bu anlamda önemli buluyorum. Ama bir devrim olacak ve bunun da bir parçası tiyatro olacak gibi bir söylem çok büyük söylem olur.

Keşanlı Ali Destanı, Türkiye’de en çok oynanan, Dünya’da turneye en çok çıkan oyunlardan birisi. Verdiği mesajlarla toplumu dönüştürmesi yüksek bir ihtimalken bugün bakıldığında kahramanlık her zamankinden çok prim yapıyor gibi… Tiyatro toplumu dönüştüremez mi?

A.A: Kişiyi değiştirir, dünyayı değiştirmez ama o kişi dünyayı değiştirir mi, bilinmez. Kendi hayatını değiştirebilir. Mesela buraya gelen kursiyerlerin tiyatro eğitimi aldıktan sonra dünyaları değişiyor.

Samimiyetle katılıyorum, benim dünyam değişti…

A.A: Hangi yaşta olursa olsun 50 yaşına kadar hiç sanata bulaşmamış birisi bile gelip burada sahneye çıkıyor, bir sürü şey keşfediyor. İfade alanı buluyor kendine. İzleyici açısından da değişim oluyor. Diziyi bırakıp tiyatro izlemeye başlayanlar oluyor. Bunlar küçük küçük şeyler ama tiyatro metinlerine bakıldığında çok önemli mesajlar veriyor, Keşanlı da bunlardan bir tanesi. Dünya’nın değişmesi birçok etkene bağlı. Ama “bu oyunu izledim dünyam değişti, tiyatroya başladım dünyam değişti…” gibi durumlar yaşanıyor tabii…

T.Ö: Sanata bulaşan insanın dünyası değişir aslında kısaca.

G.B: Yıllar geçtikçe tiyatro sanatını neden yaptığımız konusunda elbette farklılıklar oluşuyor. Ama doğal olarak bu da yaşamla bir mücadele şeklinde devam ediyor.

Tiyatro düşünmeye mi sevk ediyor insanları?

T.Ö: Tiyatro bence mesaj kaygısı gütmez ama tiyatronun ortaya çıkardığı şey, bir etki oluşturur. Seyircinin orada gördüğü şey bir duygulanımdır, Katartik bir etkidir. Eleştirel bir bakış da olabilir ama bu duygu düşünce iletişimi sürekli devam eden bir şey. Tiyatronun öyle bir kaygısı olduğundan değil bu.  Oluşturduğu şey bu tür bir iletişim aracıdır.

Bu sene Tiyatro Festivalinde kullandığınız “Tiyatro Yalan Söylemez” sloganı nasıl ortaya çıktı?

G.B: Şenlik geleneği bizim için aslen çok uzun yıllara dayanıyor. Ve dönemsel olarak da dertlerimizin ana ekseni hep aynı ama durumlar değişiyor. Güncel olana gönderme yapmayı hep doğru bulmuşumdur. Çünkü o zaman yaşamla daha organik bir bağ kurabiliyorsunuz. Uzun zamandır özellikle politikacıların ve sonrasında tüm meslek gruplarının – sanatla uğraşanlar hariç- ve sonrasında halkın bir yalan söylendiğinde veya düzmece bir iş yapıldığında “tiyatro yapıyorlar, tiyatro yapmayın, tiyatrocular” vb. söylemlere çok rastlıyoruz. Bu beni çok rahatsız ediyordu. Çünkü oynanan tiyatro oyunlarının oyuncuları elbette kendilerini değil bir başka tip veya karakteri oynuyorlardı ve çok büyük bir yüzdesi kurmaca öykülerin kişileriydi. Ama bu rolleri icra ederek aslında yaşamın gerçekliğine veya görünmeyenin gerçekliğine ışık tutmaya çalışıyorlardı. Bu düşünce ile yapılan tiyatro sanatını yapma nedeni “yalan” söylemek değil tam tersi gerçekleri ortaya koymaktır. Bize yaptığımız eylemin “yalan söylemek” olduğunu söylemek ne kadar yanlışsa aynı şekilde her yalana da tiyatro etiketini yapıştırmak o kadar yanlıştı. Bu yüzden bu sene şenlikte sloganımız “tiyatro yalan söylemez” oldu. Bir de içinde ikinci eleştiri olarak, yalan söyleyen tiyatroların da işlerini doğru yapmadıklarının altını çizmekti.

Sarıyer Tiyatro Şenliğinde Kafkas Tebeşir Dairesini sahnelediniz. Brecht’in bu oyununu seçmenizin özel bir nedeni var mıydı? Sahnelenecek oyunu hangi kriterlere göre belirliyorsunuz?

A.A: Zamana ve zemine göre değişiyor kriterler. Yeni salonumuz açıldı BKSM. Oraya uygun kalabalık kadrolu bir proje olsun istedik. Onun öncesinde bir yönetmen kendisini heyecanlandıracak bir oyun seçer. Subjektif bir kriterdir ama yönetmen için gereklidir. Kadronun durumu belirleyicidir. Bunların dışında oyunun söylediği söz sizin için değer ifade ediyor mu? Oyunun söylediği söz sizin sözünüzle örtüşüyor mü? Sonra gündemle uyumlu mu? Evrensel olarak tartışılmasının bir değeri var mı? Bunların dışında da oyun iyi bir oyun mu? Bu soruların cevabı evetse o oyun başlar.

G.B: Abdullah hocamın söylediklerine katılıyorum. Ekleyeceğim bir tek şey olabilir o da bizim bölge tiyatrosu yapma özelliğimizden dolayı farklı tür oyunların oynanması gerekliliğidir. Bir klasik eseri bizim yorumlamamızın da zamanı geldiğini düşünmüştük. Bu düşünce ile de Brecht’in “Kafkas Tebeşir Dairesi” oyununu sahneledik.

T.Ö: Belli çevresel faktörler de işin içine girebilir. Belediye tiyatrosu, ilk başladığında bölge tiyatrosu olarak tanımlanıyordu ve daha geleneksel temalarla yoğrulmuş bir yapıydı. Burada Bertolt Brecht de oynuyoruz, absürt bir oyun da ama belirli koşulları var. Sarıyer bölge başlangıçta daha geleneksel ya da komediye yönelik oyunlar çıkarıyordu. Ne yaparsan yap belli bir sistemle ilerleyip iyi yapıyorsan ve sonunda becerebiliyorsan seyirci her şeyi beğenir. Dramatik yazarlıkta da bu böyle. İnsanlar oyun yazarken çoğunlukla kendi dertlerini anlatıyorlar. Oyuncu da kendi derdini anlatmak için sahneye çıkıyor ya da çıkmalı…

Sanatın her dalı herkese hitap eder hale geldi günümüzde… Bu tiyatro için de aynı diyebilir miyiz?

T.Ö: Modern sanatta adamın biri sokağın ortasına bir koltuk koyuyor ve oradaki mahalleli onu farklı şekillerde algılıyor. Gezide de örneği çoktu aslında. Sanatla politika arasındaki ilişkiyi güçlendiren bir şey haline gelmişti. Tiyatro buna çok uygun bir sanat. Bir nesneyle bunu yaratabiliyorsak, diyologla, bir sesle ve anlatıyla neler başarabileceğini düşün.

Sarıyer Belediye Tiyatrosunda tiyatro eğitiminin başlama gayesi neydi?

A.A: 2 sebebi var. Birincisi zaten belediyenin içinde açılması gereken kurslardan birisi tiyatro. Diğeri kendi kadromuza eleman yetiştirmek. Bizim misyonumuz 2 yönlü olduğu için bizim kursumuz yüzeysel bir kurs değil. 2 temel dersimiz var. 1 tanesi oyunculuk eğitimi. Sahne üstünde teknik becerileri kazandırıyoruz. Oyuncuyu maskelerinden arındırma çalışması bu. Kuramsal olarak da sanat felsefesi, akımlar, tiyatro tarihi ve metin çözümleme ile Dramaturji’ ye giriyoruz. Dışarıdan profesyoneller almıyoruz. Kendi kadromuzu yetiştiriyoruz. Zamanla Sarıyer dışından talepler çoğalmaya başladı. Ücretsiz ve bu kadar detaylı kurs veren başka bir yer olmadığını söylüyor kursiyerler. Tiyatro insanı yetiştiriyoruz. Her şeyden anlasın. Işık yapmaktan da keyif alsın. Yazsın da.

G.B: Tiyatro eğitiminin 1992’den beri içindeyim aslında. Yetiştirdiğim insan sayısı 1000’ in üzerinde. 2009 yılında Sarıyer Belediye Tiyatrosu’nu yeniden yapılandırarak kurduğumda da aynı düşünce çerçevesinde 4 ayrı kurs açıp çalışmalara başladım. Çünkü kendi oyuncusunu yetiştirmesinin gerekliliği gibi kendi seyircisini de yetiştirmesi gerekiyordu ve öyle de oldu.  7 yaşından 70 yaşına kadar dört ayrı yaş grubu oluşturup, onlarla birlikte çoğaldık ve bugün 200’ e yakın mezun ve 100’ e yakın aktif tiyatro yapan üyemiz var. Bu üyelerle birlikte 2009 – 2018 yılları arasında 42 tane proje gerçekleştirdik. Profesyonel düzeyde oyuncu sayımız çoğaldı. Bu oyuncuların sayısının çoğalması elbette tek amacımız değildi. Nitelikli olmalarını sağlamak için de eğitimi 2018 yılı itibariyle diğer disiplinlerde eğitim veren arkadaşlarla farklılaştırmayı düşünüyoruz. Bu eğitime Sarıyer Belediye Tiyatrosu üyesi olan ve bu sene oluşturacağımız yönetim kurulunun seçeceği insanları katmayı düşünüyoruz.

Trak öyle bir şeydir ki, gerçek bir trak geliyorsa sahne üzerinde kim olduğunu unutursun.

Unutulmaz anılarınız vardır kesin sahnede?

T.Ö: Benim korkunç trak gelen anlarım var. Keşanlı Ali Destanı bunlardan bir tanesidir. 1997’de Muhsin Ertuğrul Tiyatrosunda gençken,  Ali’ nin Zilha’ ya bütün hikayeyi anlattığı sahne. Orada ben yaklaşık 1.5 sayfa kadar unuttum repliğimi. Trak öyle bir şeydir ki, gerçek bir trak geliyorsa sahne üzerinde kim olduğunu unutursun. Seyirciye baktım burada ne işim var benim dedim, bir an… Zilha’ dan yardım dileniyorum sessiz ve sözsüz bir şekilde. Sahneyi sonuna bağladım tabii, yapacak bir şey yoktu.

A.A: Seyirci genellikle anlamıyor tabii ama çok uzun sürerse yapacak bir şey yok. Benim ilginç bir anım sahne dışında oldu yakın zamanda. ‘Öldürdüğüm Adam’ ve ‘Katakulli’ oyunlarımızı sahnelemek için Kıbrıs’a gittik. Kıyafetlerin içinde olduğu 2 ayrı valiz var. Bellboy’a  bu valizleri teslim edip odamıza çıkacağız. Bellboy da gençten bir çocuktu. Hangi valiz efendim diye sorunca, biz de öldürdüğüm adamın valizi bu,  diye cevap verdik. İlk anda bize normal geliyor tabii de, çocuğun suratını görmeliydiniz. Biz çok sonra anladık bu arada olayı…

G.B: Trak öyle bir şeydir ki anlatılamaz. Başının üzerinde bir hare oluşmasıdır trak. Sana ait olmayan bir dünyada yeniden var olamamaktır trak. Benim başıma da birkaç kez geldi. Ama en çok güldüklerim trak gelmiş arkadaşların durumları… orada dışarıdan bakabiliyorsunuz kendi durumunuza ve yüzlerindeki o anlamsız ifadeye. O an kendi ifadenizi de düşünüp bayağı bir eğleniyorsunuz aslında. Son zamanlarda konuya hakimiyetten ve tecrübeden dolayı sanırım bu tür durumlarda olayı ve zamanı nasıl çözebileceğinizi bulduğunuz için eskisi kadar sıkıntı yaşanmıyor. Benim en eğlenceli hikayem ise Dürrenmatt‘ in Büyük Romulus oyununda 2006 ya da 2007 yılıydı sanırım “Sezar Ruf” adlı bir pantolon imalatçısının tiradında yaşadığımdır. Sahnede birçok şey söylüyordum ama hiç biri oyun repliği değildi. Meseleyi bildiğim için benzer cümlelerle durumu kurtarmaya çalışıyordum. Hiçbir oyun repliği aklıma gelmiyordu. Ve sonunda ne söylediğimi sahneden çıktığımda bile hatırlamıyordum.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

G.B: Her insan sevdiği işi yapmalı ama maalesef hayatını idame ettirme çabası, ailevi koşullar, çevre baskısı gibi durumlardan dolayı yapamıyor. İşimiz, misyonunun gereğini yapmak açısından oldukça zor. Ama gereğini az da olsa yaptığımızı düşündüğümüz ve hissettiğimiz zamanlarda tadından yenmez bir hal alıyor. Uzun yıllar içinde olduğum ve çok farklı türlerini yapmaya çalıştığım bu sanatta yazarlıktan, yönetmenlikten, oyunculuktan daha çok keyif aldığım şey varsa o da oyunculuk eğitmenliğidir. Bu konuda enerjimin bittiği gün kendimi ayrıca sorgulayacağım. Üretmek için insanın değişimini görmek ayrı bir güç veriyor bana. Ve bu değişimleri zamanla görebiliyorsunuz. Gerisi sadece ve daha çok coşkulu alkışlar…

 

 

 

 

 

PAYLAŞ
Önceki İçerikSanat Bir Tür Özgürlük Alanıdır
Sonraki İçerikCaz, Anarşist Bir Müziktir
Uludağ Üniversitesi Turizm İşletme & Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler mezunu. Reklamcılar Derneğinde aldığı Reklam-Strateji-İnteraktif Medya eğitimleri sonrası çeşitli reklam ajanslarında marka yöneticiliği yaptı. Pazarlama İletişimi, Sosyal Medya, Kişisel Gelişim ve Tasarım Kültürü üzerine eğitimler aldı. 2009’da kendi tasarım markasını kurdu. Öykü, söyleşi ve gezi yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. 2014’de kurulan Röportaj Atölyesi’nde, Röportaj yazarlığı eğitimi aldı. İletişim, Tasarım, Moda ve Sanat alanındaki partnerleriyle çoklu projeler geliştiriyor. İstanbul Art News’te yaratıcı alan söyleşileri yapıyor. Tiyatro ve sahne sanatları eğitimine devam ediyor. www.yazname.com ‘un kurucusu ve kreatif editörü.