Tıkladığımız bir evrende yaşıyoruz. Görüntü alıp paylaşmayınca eksik kalıyor gibi sanal hayat. Bu bir süreç değil yaşamın ta kendisi artık. Bahsedilen digital kıyamet kopup özümüze dönene kadar sürdüreceğiz sanırım. Digital dünyanın tıklandıkça yoran serüveni, tahta kalıplarına huzurla tıklayan nakkaşın hanesine açılan kapıya kadar sürüyor. Neyse ki ruha iyi gelen bir tıklama bu. Modern dünyadan eski dünyaya açılan kapılar paslı ama hala aralık…

Arada kaçmak, bağımlı olduğumuz netten uzaklaşmak isterken buluyorum kendimi. Örneğin, Sultanahmet’in gizli saklı köşesinde elindeki minik ağaç kalıbını oyan sakin bir nakkaş! Onu görüntülemek için elimde tuttuğum makineye gülümsüyor pek derinden. Soruyorum;

‘‘Fotoğraf almamda sakınca var mı?’’

”Tabii ki yok, internete koyarsın belki.” diye yanıtlıyor gülümseyerek. O işlere çok da alışmamış belli, biraz sitemkar. Ama konuya uzak değil.

Nakkaş; desen hazırlayan, nakış yapan, minyatür çizen sanatçılara deniliyor Osmanlı Sarayı’nda. Nakşeden kişi demek, aslında. Kanuni zamanında İran’dan getirilmiş bir sanat türü. Topkapı Sarayında kurulan Nakkaşhanelerde pek çok nakkaşbaşı ve sanatçı yaşamış vaktiyle. El becerisi olan, resim yapan, eli fırça tutan ustaların çoğu nakkaş olarak adlandırılmış. Ağaçtan kalıbını nakşetmeye devam ediyor kendi tıklama yöntemleriyle Tahsin İstengel.

İstengel Soyismi’nin hikayesini merak edince bir solukta anlatıyor.

‘‘Dedem Muharrem Çavuş, Sarıkamış seferine katılıp Ruslar’a esir düşer ve Nargin Adasina götürülür.

Oradan on kişi kaçıp balkanlar üzerinden dönerler İstanbul’a.

İstanbul işgal altında tabii.

Sinir olur!

Ankara’da direniş var.

Direnişe katılır.

Kasımpaşa, Haliç silah depolarını boşaltırlar.

Savaş bitince de kenara çekilir.

Soyadı kanunu çıkınca şifrelerini soyadı olarak alırlar.

İşten geliyorum, işe gidiyorum.

‘İştengel’  idi nüfus memurunun azizligi ile ‘İstengel’ oldu.’’

Burası Sultanahmet’te Küçük Ayasofya camisinin yan avlusunda eski külliyeden bozma, hafif terkedilmiş, sükûneti bol bir avlu. İçinde birden fazla sanat dükkanı var. Onlardan biri de Tahsin Usta’nın Nakkaşhanesi. Eğitim verilen, üretim ve satış yapılan Nakkaşhane, Sedefhane gibi pek çok sanatçı ustanın eserlerini ürettiği, hanelerle dolu kendi halinde bir yer. Günlerce sıkılmadan oyma yapabilir, dikebilir, kara kaplı defterlerini tasarlayabilirmiş Tahsin İstengel. İşine aşık bir sanatçı. Kocaeli mimarlık ve mühendislik akademisini terk edip, sanatçı olmaya karar vermiş. Küçük  Ayasofya’nın sessiz cephesinde dinlendiğine bakmayın, her sene fuarlarda yöresel el sanatlarımızı tanıtmak için ilk akla gelenlerden birisi Tahsin Usta.

Küçük  Ayasofya aynı zamanda semtin de adı. Vaktiyle Bizans İmparatoru 1.Jüstinyen tarafından yaptırılan eski adıyla ‘Aya Sergios ve Bachos’ kilisesi, II.Beyazıd zamanında Küçük Ayasofya ismiyle camiye çevrilmiş. Cami İstanbul’un Roma zamanından kalan en eski ibadethanelerden biri. Büyük Ayasofya’dan bile eski!

”Benim için zaman burada durur, ama siz anı elinizdeki ile durdurmaya çalışıyorsunuz!”

Aklımdaki sorular yolunu bulmaya çalışırken Nakkaş Tahsin bey, sakince sanatını icra ediyor. Şimdilerde Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü’nde el sanatları eğitimi vermeye devam ediyormuş. Eskilerin porselen bebek dediği eski bez bebeklerden oluşacak bir tasarım yarışması fikrinin alt yapısını hazırlıyor. ”Anneler  çocukları için eski hikayeleri yeniden canlandıracaklar bu sayede’’ diye ekliyor. Yurt dışında bu yıl Japonların Şhibori sanatını bizim geleneksel motiflerimizden beslenerek hazırlayıp sunmuş. Şhibori; Japonların bez desen tekniği aslında ama bizdeki batik boyama tekniğiyle benzer bir el sanatı. Deniz kenarında fikse edilirmiş vaktiyle…

Burası sakin, huzurlu ve bugün biraz da gri bulutlu. Dikişi internetten öğrendiğini anlatıyor Tahsin usta. Baskısını hazırladığı çantaları da kendisi dikiyor. Bir de üstüne Şile’den kalkıp Küçük Ayasofya’ya her gün gelip gidiyor. ”Şuraya çadır atsan daha iyi değil mi be usta” diyecek oluyorum kahkaha atıyor, ”zamane gençliği” bakışıyla…

Tasarladığı kara kaplı, el dikişli bez defterlerde tek rakibi Japon markalarıymış. İçi kumaş, harika ıvır zıvırlarla dolu dükkandan bozma odada cam kenarına iliştirilmiş bilgisayar, Nakkaşhane’de saklandığı yerden çıkıyor. İnternete girip büyük Japon rakibimizin defterlerini inceliyoruz.

O da nesi!

Şahmeran’dan süzülmüş harika bir etamin işli bez parçası duvarda boylu boyunca etrafı kesiyor. Her köşede işlenmiş eşyalar, dikilmiş şile bezleri, çantalar, çıfıt çarşısından hallice burası. Şahmeran’a tasarımla uğraşanların hep özel bir ilgisi vardır. Farsça yılanların şah’ı anlamına gelen yılan başlı insan tasviri Şahmeran, Anadolu’da bereketin, bilgeliğin ve doğurganlığın sembolü olmuş yıllarca.

Ben bunları düşünürken Tahsin usta soruyor!

”Dikiş biliyor musun?”

”Eh makinayı kırmayacak kadar. Arada bez çantalar dikiyorum. Ben sizin gibi internetten öğrenmedim, gidip kendime bir dikiş makinası aldım, ipi taktım (epey uğraş vererek alt ve üst komşu ile)  ve dikmeye başladım.”

”Bana da senin gibi birisi lazım…” deyip çıkarıyor ham bez kumaşı ve kesiyoruz birlikte medresenin bahçesindeki ahşap masada. Bunlar benim ev ödevlerim oluyor. Bez çantalarımı istediğim gibi tasarlamam için teşvik ediliyorum bir çırpıda. Gerçek sanatçı refleksi olsa gerek. Hemen kopyalıyorum bu davranışı.

Kendi demlediği çayı yudumlarken,  aralarda ilginç sorular sormayı seven birisi Nakkaş ustası;

”Bir seyahate çıktığında en çok neleri toplarsın oralardan? ” Biraz düşünüp iyi bir cevap vermeli bu soruya elbette ama cevap dünden belli. Oraya özgü bir obje, çanta, defter, kalem diyecek oluyorum, o kendi gezgin ruhuyla cevaplıyor;

”Defterin arasına sıkıştırılan, biletler, haritalar, notlar…”

Küçük  Ayasofya  2014- 2016

 

 

 

 

PAYLAŞ
Önceki İçerikYaşam Döngüsü
Sonraki İçerikHayatımızın En Güzel Yılı
Uludağ Üniversitesi Turizm-Otelcilik - Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler mezunu. Reklamcılar Derneğinde aldığı Reklam-Strateji-İnteraktif medya eğitimleri sonrası çeşitli reklam ajanslarında marka ve proje yöneticiliği yaptı. Pazarlama İletişimi ve Satış, Sosyal Medya, Tasarım Kültürü, Girişimcilik ve NLP eğitimleri aldı. 2009’da kendi tasarımlarından oluşan markası Lui & Luisa yı kurdu. Aynı yıl öykü, söyleşi ve gezi yazıları çeşitli dergilerde yayımlandı. 2014’de kurulan Röportaj Atölyesi’nde Türkiye’nin önde gelen gazeteci ve akademisyenlerinden Röportaj yazarlığı eğitimi aldı. Markalaşma, Tasarım, Moda ve Sanat alanlarında çoklu projeler geliştiriyor. İstanbul Art News’te yaratıcı alanlarda markalaşma söyleşileri yapıyor ve bağımsız yazarlık çalışmalarına devam ediyor.